Tam o sırada arkamızdan sert bir ses yükseldi.
“Orada ne yapıyorsunuz?”
İrkilerek döndük. El feneri yüzümüze tutan iri yapılı bir güvenlik görevlisi kapıda duruyordu. Buranın özel mülk olduğunu, sabah söküm başlayacağını söyledi. Kutuyu görünce kaşları çatıldı.
“Binadan bir şey çıkaramazsınız. Onları bırakın.”
Dicle hemen telefonunu kaldırdı.
“Belgelerin yerini ve bulunduğu hâli videoya aldım. Polise haber verelim. Eski bir suçlamayla ilgili olabilirler.”
Görevli tereddüt etti. Birkaç dakika sonra bina yetkilisini aradı; biz de polisi bekledik. Gelen ekip, kutunun bulunduğu yeri kayda geçirip belgeleri tutanakla teslim aldı. Bize de başvuru için gerekli bilgileri verdi. O gece eve gittiğimde yıllar sonra ilk kez dükkânın kapanmasını değil, sabahın gelmesini düşündüm.
Ertesi gün Dicle ile eski radyo programcısı Haluk'u aramaya başladık. Radyoyu dükkâna bırakan adamın telefon numarası yoktu. Fakat kasetin sonunda, ustamın sesinden önce çok kısa bir istasyon anonsu duyuluyordu. Dicle eski yerel radyo arşivlerini araştırdı ve bir fotoğraf buldu.
“İşte!” dedi. “Haluk Bey bu. Yirmi beş yıl önce sinemanın üst katındaki stüdyoda çalışmış.”
Fotoğrafın altındaki dernek adresine gittik. Haluk bizi görünce şaşırmadı. Sanki geleceğimizi biliyordu.
“Bulabildiniz mi?” diye sordu.
“Buldum,” dedim. “Ama o radyoyu bana neden şimdi getirdiniz?”
Haluk yavaşça sandalyesine oturdu.
“Ustan ölümünden önce benimle bir söyleşi kaydetmişti. Vicdanını rahatlatmak istiyordu ama sesinin yayımlanmasına cesaret edemedi. Bana kaseti, ancak bir gün senin önüne çıkma fırsatı bulursam vermemi söyledi. Ben de yıllarca erteledim. Geçen hafta sinemanın satılacağını duyunca artık bekleyemedim.”
Öfkem kabardı.
“Demek herkes yıllarca bekledi! Bir tek ben bekleyemedim. Çalışmak, borç ödemek, insanlara kendimi anlatmak zorundaydım!”
Haluk başını önüne eğdi.
“Haklısın. Ben de sessiz kaldım. Şimdi elimden gelen tek şey, kaydın tamamını ve bildiklerimi resmî olarak anlatmak.”
Çantasından orijinal ses kaydını çıkardı. Ayrıca ustamın belgeleri neden sakladığını anlattığı imzalı bir beyanın kopyası da vardı. Haluk'un tanıklığı, mektubun yalnızca bir pişmanlık yazısı olmadığını gösteriyordu.
Birkaç gün içinde avukatımızın yardımıyla arşiv kayıtlarına ulaştık. O yıllardaki yardım kuruluşu başka bir adla faaliyetini sürdürüyordu. Kurumun eski müdürü, bugün seksen yaşında olan Fikret Bey, teslimatı hatırladı. Depoda fotoğrafları sakladığı ortaya çıktı.
“Ben o cihazların bağış olduğunu biliyordum,” dedi titreyen sesiyle. “Ama sizin suçlandığınızı hiç öğrenmedim. Öğrenseydim susmazdım.”
Masaya koyduğu eski albümde çocukların, üzerlerinde envanter numaraları bulunan televizyonların önünde gülümsediği görülüyordu. Bir fotoğrafta teslim formunu imzalayan ustam da vardı. Artık yalnızca bir mektuba değil, birbirini doğrulayan belgelere sahiptik.
O akşam Fikret Bey bizi kapıya kadar geçirdi. Tam çıkarken cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Bunu da alın,” dedi. “Bağışları teslim aldığımız gün tuttuğum şahsi not. Tarihi ve araç plakasını yazmışım. Belki işinize yarar.”
Notu görünce o günü hatırladım. Atölyenin önüne yanaşan beyaz kamyoneti ben yüklemiştim. Ustam bana yalnızca “Bunları aşağı indir” demişti. Cihazların nereye gideceğini sorduğumda “Sonra öğrenirsin” cevabını vermişti. Ertesi sabah ise herkes benim depoyu boşalttığımı söylüyordu. Ellerimle taşıdığım eşyalar yüzünden suçlanmıştım.
Eve dönünce yıllardır sakladığım eski ustalık önlüğünü dolaptan çıkardım. Sol cebinde o günün yağ lekesi hâlâ duruyordu. Eşim yıllar önce bu önlüğü atmamı istemiş, ben ise bir gün haklılığımı kanıtlayacağıma inanarak saklamıştım. O gece önlüğü masaya serip uzun süre seyrettim. Bir kumaş parçasından çok, çalınmış gençliğime benziyordu.
Ertesi sabah eski bir çalışma arkadaşım aradı. Haberi mahalleden duymuştu.
“Mahir, o zaman yanında duramadım,” dedi. “Herkes seni suçlarken ben de korktum.”
“Şimdi neden aradın?” diye sordum.
“Çünkü ustanın kamyonete yükleme emri verdiğini ben de gördüm. Gerekirse tanıklık edeceğim.”
Telefonu kapattığımda ağlamadım. Sadece bir sandalye çekip oturdum. İnsan bazen doğruyu öğrenmekten çok, başkalarının da gerçeği söylemeye başladığını duymaya ihtiyaç duyuyordu.
Dicle, eski çalışma arkadaşımın ifadesi için avukatımızla görüşülmesini sağladı. Böylece mektubun yanında tarihli fotoğraflar, bağımsız bir teslim notu ve iki kişinin anlatımı vardı. Artık kendimi yalnız hissedemiyordum.
Yine de gerçek hemen zafer getirmedi. Eski atölye çoktan kapanmış, Nihat Bey ölmüştü. Hakkımdaki idari işlem dosyası tozlu arşivlerdeydi. Avukatımız, belgelerle meslek odasına başvurdu; ayrıca geçmişteki suçlamanın kayıtlarda düzeltilmesi için hukuki girişim başlattı.
Beklediğimiz günlerde mahalleye söylentiler yayıldı. Bazıları sevinerek yanıma geldi, bazıları ise hâlâ şüpheyle konuştu.
“Otuz yıl sonra belge mi çıkarmış?” diyenleri duydum.
Eskiden olsa bu sözler beni günlerce dükkâna kapatırdı. Ama Dicle, tezgâhın üzerine kocaman bir defter koydu.
“Biz hiçbir şeyi gizlemeyeceğiz,” dedi. “Hangi cihaz geldi, kim getirdi, ne değişti, kime teslim edildi; hepsi yazılacak. Geçmişi değiştiremeyiz ama bundan sonrasını değiştirebiliriz.”
Bu sözler bana ustamın mektubundan daha güçlü geldi. Çünkü Dicle pişmanlıktan değil, sorumluluktan söz ediyordu.
Haftalar sonra meslek odasından çağrıldık. İçeri girerken ellerim yine titriyordu. Karşımdaki kurul başkanı belgeleri masaya dizdi ve uzun uzun konuştu. Sonunda yıllar önceki suçlamanın dayanaksız olduğunun tespit edildiğini, mesleki dosyamdaki olumsuz kaydın düzeltilmesi ve itibarımın iadesi yönünde karar verildiğini bildirdi. Diğer resmî kayıtların düzeltilmesi için de gerekli işlemler sürüyordu.
Başkan elini uzattı.
“Mahir Bey, size yıllarca taşımak zorunda bırakıldığınız bu yük için üzüntülerimizi iletiyoruz.”
Elini sıktım ama sevincim gözyaşlarına karıştı. Otuz yıl önce çıkarken başımı eğdiğim binadan bu kez dimdik yürüyerek çıktım. Kapıda Dicle ve Haluk bekliyordu.
“Bitti mi usta?” diye sordu Dicle.
“Suçlama bitti,” dedim. “Kaybettiğim yıllar geri gelmeyecek.”
Haluk gözlerimin içine baktı.
“Ustanın adını da temize çıkarmak ister misin?”
Başımı iki yana salladım.
“Belgeleri saklaması, benim suçsuzluğumu değiştirmiyor. Ama onun suskunluğunu da silmiyor. Gerçek neyse öyle anlatılmalı.”
Birkaç gün sonra dükkânın kepengindeki “Kapanıyor” yazısını indirdim. Dicle arkamdan gelip yeni hazırladığı tabelayı gösterdi: “Açık Devre — Onarım ve Eğitim Atölyesi.” Altında küçük harflerle “Dicle yönetiminde” yazıyordu.
“Sen olmadan yapamam,” dedi.
“Yaparsın,” diye karşılık verdim. “Ben de burada olacağım. Ama artık yalnızca tamir etmeyeceğiz, gençlere işin doğrusunu öğreteceğiz.”
Atölyeye gelen her cihaz için açık teslim fişleri düzenlemeye başladık. Bağışlanan malzemelerin kayıtlarını herkesin inceleyebileceği şekilde tutuyor, meslek öğrenmek isteyen gençlere ücretsiz dersler veriyorduk. Sinemanın duvarından çıkan kutu ise artık kilitli bir sır değildi; belgelerin kopyalarıyla birlikte hikâyesini anlatan küçük bir dosya atölyenin rafındaydı.
Bir akşam eski radyoyu yeniden çalıştırdık. Hoparlörden hafif bir cızırtı yükseldi, ardından yerel bir müzik programı başladı. Dicle gülümsedi.
“Usta, bazı şeyler tamir edilince eskisinden daha güzel ses veriyor.”
Karşıdaki sinemanın yıkımına hazırlanan işçileri izledim. Ustamın sustuğu yılları affetmiş değildim. Ama artık o suskunluğun hayatımın geri kalanını yönetmesine izin vermeyecektim.
“Bazıları da,” dedim, “ancak içindeki gerçeği açığa çıkarınca yeniden çalışıyor.”
Radyonun sesini biraz yükselttim. O akşam dükkânın ışıkları ilk kez bir vedayı değil, yeni bir başlangıcı aydınlatıyordu.