Peki diğer kadın?” diye sordum.
Hekim ekrana eğildi.
“Hayatta. Ancak ağır bir kafa travması geçirmiş. Dün yoğun bakım yeri açıldığı için başka bir hastaneye sevk edilmiş.”
“Adı ne görünüyor?”
Hekim, ölen kadına ait olması gereken ismi söyledi. Onu tanımıyordum. Aras kolumu sımsıkı tuttu. Kaydı kapatmadan önce hekime başka bir şey sordum: “O kadın hastaneye getirildiğinde konuşabiliyor muydu?” Hekim kısa bir süre düşündü. İlk müdahale notlarında, hastanın defalarca çocuğunun adını sayıklamaya çalıştığı yazıyordu. O anda cevabını zaten bildiğim bir soruyu neden sorduğumu anladım: Bunca zaman gerçeğin hemen yanından geçmiştim.
Sevk belgesindeki fotoğrafta yüzü oksijen maskesiyle kapalı bir kadın vardı. Bileğindeki kırmızı örgü ise açıkça görünüyordu.
“Cavidan!” diye bağırdım.
Hekim ellerini kaldırdı.
“Beyefendi, fotoğraftan kimlik doğrulayamayız. Polis eşliğinde gidilecek. Lütfen sakin olun.”
O gece başka hastaneye doğru polis aracıyla yola çıktık. Aras’ı bir yakınımızın yanında bırakmak istedim ama beni bırakmamak için ağladı. Sonunda hastane bekleme salonunda benimle kalmasına izin verildi.
Yoğun bakım kapısının önünde dakikalar saatler gibi geçti. Doktor içerideki kadının bilincinin zaman zaman açıldığını, konuşmasının güç olduğunu söyledi. Savcılığın talimatıyla resmi kimlik doğrulama işlemleri başlatıldı. Bizi yalnızca kısa süreliğine içeri aldılar.
Yatağa yaklaştığımda Cavidan’ın saçlarının bir bölümü tıraş edilmişti. Yüzü solgundu. Ama sol kaşının ucundaki küçücük iz, on iki yıldır her sabah gördüğüm yerdeydi.
“Cavidan,” dedim. “Ben geldim.”
Gözkapakları titredi. Bir süre sonra parmakları elimin üzerinde kıpırdadı.
“Ayhan...”
Sesini duyduğum an ağlamaya başladım. Onun elini öpmek için eğildiğimde zor duyulan bir fısıltı çıktı ağzından.
“Aras... iyi mi?”
“İyi. Bizi o kurtardı.”
Cavidan gözlerini yumdu. Bir damla yaş şakağına doğru kaydı. Doktor dinlenmesi gerektiğini söyleyince dışarı çıktım. Aras beni görünce tek bir soru sordu.
“Annem mi?”
Başımı salladım. Oğlum boynuma sarıldı. İkimiz de bu defa sevinçten ağlıyorduk.
Ama Cavidan’ın niçin ölmek zorunda bırakıldığını sanmamız istendiğini hâlâ bilmiyorduk.
Ertesi sabah Aras’la eve dönüp saklanan kâğıdı aradık. Oğlum doğrudan mutfağa gitti. Dolabın en üst rafındaki eski tarif defterini gösterdi.
“Annem bunu buraya koyarken gördüm. Sonra bana, kaybolursa içindeki sayfayı unutmamamı söyledi.”
Defterin kapağına yapıştırılmış ince bir zarf vardı. İçinden bir sevk irsaliyesi fotokopisi, bir depo çizelgesi ve küçük bir bellek çıktı. Belgelerde fabrikanın kumaş boyama bölümüne giren yanıcı çözücü miktarıyla resmî stok kayıtları birbirini tutmuyordu. Üstelik arşivle depo arasındaki yangın kapısının aylardır arızalı olduğu iki ayrı tutanakta belirtilmişti.
Cavidan bunları neden toplamıştı?
Belleği kendim açmadım. Aras’ı yanıma alıp doğrudan polis merkezine gittim. Delilleri tutanakla teslim ettik. İncelemeye alınan dosyalarda fabrika yönetimine gönderilmiş bakım uyarıları ve yangından bir gece önce silinmesi istenen kamera kayıtlarının yedekleri bulundu.
Bir görüntüde, müdürün mesai bitiminden sonra depoya girdiği görülüyordu. Bir başka kayıtta ise yangın başlamadan dakikalar önce arşiv koridorundaki alarm panosunun kapağını açıyordu.
Polis, bu görüntülerin tek başına suçun bütün ayrıntılarını kanıtlamadığını söyledi. Fabrika ve hastane kayıtları, telefon görüşmeleri ve tanık ifadeleri birlikte araştırılacaktı.
Akşam telefonum çaldı. Tanımadığım bir numaraydı.
“Karını bulmuşsun,” dedi erkek sesi. “O dosyayı verirseniz herkes evine döner.”
“Sen kimsin?”
“Bu kadar soru sorma. Çocuğun okul yolunu da biliyoruz.”
Telefon kapandı. Aras salondaki oyuncaklarını topluyordu. Korkumu belli etmeden kapıyı kilitledim ve konuşmayı hemen polise bildirdim.
Bu kez oğlumun söylediklerini küçümsemeyecek, hiçbir tehdidi tek başıma karşılamayacaktım.
Polis bizi güvenli bir yere aldı. O gece Aras başını omzuma koyup uyuyamadığını söyledi. Sanki koridorda gördüğü adam kapımızı her an açacakmış gibi gözlerini kapatmaktan korkuyordu. Ona, korktuğunda konuşmasının yanlış olmadığını, hiçbir şeyi yalnız başına çözmek zorunda bulunmadığını anlattım. İlk defa beni dinlediğine inanan bir çocuk gibi derin bir nefes aldı.
Arama kayıtları ve fabrikanın güvenlik kameraları incelendi. Kısa süre sonra müdür gözaltına alındı. Soruşturma ilerledikçe yangının arşivdeki belgeleri yok etmek amacıyla çıkarıldığı, fakat dumanın beklenenden hızlı yayıldığına ilişkin deliller ortaya çıktı.
Ölen kadın gece temizlik işinde çalışan bir işçiydi. Arşivde mahsur kalan Cavidan’a yardım etmeye çalışırken dumandan etkilenmişti. Cavidan da onu dışarı taşımaya uğraşırken düşen rafın altında yaralanmıştı.
En çok bu gerçeğe ağladım. Mezarda yatan, adını bile bilmediğim bir insandı; son anında karımı yalnız bırakmamıştı.
Hastanedeki karışıklığın nasıl oluştuğu da yavaş yavaş anlaşıldı. Yangın sırasında Cavidan’ın kimlik kartı çalışma masasının çekmecesinde, kullanılmayan deri çantası da fabrikadaki dolabındaydı. Müdür bunları alıp ölen kadının eşyaları arasına koymuş, hastaneye ilk ulaşanlardan biri olarak yanlış kimlik bilgisini vermişti. Geçici kayıtlar bu bilgiyle değiştirilmişti. Bana söylenen “Yüzü tanınamayacak hâlde” cümlesinin ise hiçbir tıbbi raporda bulunmadığını öğrendim. Hastanenin kalabalık koridorunda o sözleri kimin söylediğini bile hatırlayamıyordum; şimdi her ayrıntı yeniden araştırılıyordu.
Üstelik Cavidan’ın sağ olduğunu öğrendiğinde, kayıtlardaki yanlışlığı saklayarak onun diğer kadının adıyla sevk edilmesini fırsata çevirmişti. Hastanede kendisini işveren temsilcisi olarak tanıtmış, Cavidan’ın yanına izinsiz girip tehdit etmişti. İfadesi alınan görevlilerin anlattıkları ve kamera görüntüleri bu ziyaretleri doğruluyordu.
Adli inceleme sonunda mezardan çıkarılan kadının kimliği kesinleşti. Kimliklendirme ve cenaze tesliminde yapılan hatalar için ayrı bir soruşturma açıldı. Müdür hakkında da kundaklama, delilleri karartma ve tehdit suçlamalarıyla dava süreci başladı. Bazı hastane görevlilerinin ihmalleri ayrıca inceleniyordu.
Cavidan günler sonra konuşabilecek kadar iyileştiğinde ona en zor sorumu sordum.
“Neden bana belgelerden söz etmedin?”
“Çünkü önce emin olmak istedim,” dedi. “Bir iş arkadaşımız kapının bozuk olduğunu defalarca bildirmişti. Kayıtları silmeye kalktıklarında birilerinin ölebileceğini anladım. Ama bu kadar ileri gideceklerini düşünmedim.”
“Aras’a neden ipucu bıraktın?”
“Özellikle ona bırakmadım. Defteri yerleştirirken gördü. Sadece gördüğünü unutmamasını söyledim. Meğer hayatımızı kurtaracak olan onun dikkatiymiş.”
Birkaç hafta sonra Cavidan taburcu edildi. Eve döndüğü gün Aras, kapının önüne iki küçük kâğıt astı. Birine ‘Annem eve geldi’, diğerine ‘Bundan sonra beni dinleyin’ yazmıştı.
Üçümüz uzun süre kapının önünde sarıldık. Sonra Cavidan’la birlikte mezarlığa gittik. Gerçek kimliğiyle yeniden defnedilen kadının mezarı başına beyaz çiçekler bıraktık. Ailesiyle tanıştık; onları unutmayacağımıza söz verdik. Kaybettikleri insanı hiçbir söz geri getiremezdi. Kadının annesi, çantasından çıkan küçük bir aile fotoğrafını bize gösterdi. “Hep başkalarına yetişirdi, kendisine geç kalırdı,” dedi. Cavidan ağlayarak elini tuttu. O an karımın kurtuluşuyla o annenin kaybını aynı cümlede anlatmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Sevinmemizin, onların acısını azaltmadığını biliyorduk. Yine de gerçeğin ortaya çıkması, en azından yaslarını bir yalanın gölgesinde tutmuyordu.
Aras mezar taşına bakıp fısıldadı.
“Anne, o teyze sana yardım etmiş, değil mi?”
Cavidan diz çöktü.
“Evet. Korktuğu hâlde beni bırakmamış.”
Oğlum bir çiçek daha bıraktı.
“Öyleyse biz de onu unutmayalım.”
Eve dönerken Aras yine elimden tutuyordu. Bir zamanlar bu küçük elin beni yanlış bir mezarın başına geri sürüklediğini düşünüyordum. Şimdi biliyordum: Beni oraya sürükleyen korku değildi, dikkatle dinlenmeyi bekleyen gerçekti.
Bir aileyi kurtaran şey bazen büyüklerin bildikleri değil, bir çocuğun söylemesine fırsat verdikleri olur.
O günden sonra Aras ne zaman “Baba, sana bir şey anlatacağım,” dese yaptığım işi bırakıp gözlerinin içine baktım. Çünkü bir kez dinlemediğim o ses, bize ikinci bir hayat vermişti.