Kutunun dibinde renkli kalemler, küçük bir oyuncak araba ve üzerinde “Barlas, dokuz yaşında” yazan bir paket vardı. İçimde bir şey kırıldı. Ben bütün hayatım boyunca kimsenin beni aramadığına inanmıştım.
“Necla bunları neden hiç söylemedi?” dedim güçlükle.
Çünkü onu tanıdığınızı hatırlamanızı beklemiş,” dedi Rauf Bey. “Sonra gerçeği söylemesinin, sizi kendisine borçlu hissettireceğinden korkmuş.”
Mektubun son sayfasında başka bir cümle vardı:
“Bir de senden sakladığım, sana kızma hakkı verecek bir kararım var. Anahtarın açtığı yere git. Ondan sonra beni affedip affetmeyeceğine sen karar ver.”
Rauf Bey masanın çekmecesinden bir adres çıkardı. Şehrin eski sanayi bölgesindeki küçük bir marangoz atölyesiydi. Ayağa kalktım.
Bana hiçbir şey bırakmadığını söylediniz!”
“Vasiyette üzerinize kayıtlı bir mal yok,” dedi. “Ama Necla Hanım'ın sizden önce başlattığı bir iş var. O işi tamamlamak sizin seçiminiz.”
Dışarı çıktığımda Necla'nın yeğeni Sevil merdivenlerde bekliyordu. Yüzü öfkeyle kasılmıştı.
“Ev için geldiysen boşuna uğraşma,” dedi. “Teyzem senin nasıl biri olduğunu biliyordu.”
“Ben de bugün öğreniyorum,” diye karşılık verdim.
Sanayiye giderken yağmur başladı. Adresteki atölyenin kepengi yarıya kadar açıktı. İçeriden testere sesi geliyordu. Tezgâhın arkasındaki kır saçlı adam beni görünce makineyi durdurdu.
“Barlas mısın?”
Şaşkınlıkla başımı salladım.
“Ben Mahir. Necla abla geleceğini söyledi. Şu dolabı aç.”
Paslı anahtar tam oturdu. Kapak açılınca içeride takım çantası, çizim defterleri ve eski bir fotoğraf gördüm. Fotoğrafta Nihat amca, küçük bir çocuğa kuş yuvası yapmayı öğretiyordu. O çocuk bendim.
Mahir derin bir nefes aldı.
“Ben Nihat ustanın çırağıydım. Seni bulmak için yıllarca uğraştı. Vefat etmeden önce bütün aletlerini sana bırakmak istedi. Necla abla da bunları korudu.”
Defterlerden birini açtım. İlk sayfada titrek çocuk yazısıyla “Büyüyünce ev yapacağım” yazıyordu. Altında bir çizim: kırmızı çatılı küçük bir ev ve kapısında el ele tutuşan üç insan. Onu ben çizmiştim. O gece Nihat amcanın masasında.
Mahir, tezgâhın üstüne kalın bir dosya koydu.
“Necla abla burayı geçen ay satın almak için sözleşme yaptı. Parasının bir kısmını yatırdı. Kalanını ödeyecek gücüm yok. Burayı sana bedavaya veremem, zaten senin adına da değil. Ama benimle ortak çalışırsan zamanla devralabilirsin. Böyle istedi.”
Dosyanın arasından bir başka belge çıktı. Üç yıl önce aldığım, faizleri yüzünden bir türlü kapatamadığım borca ait ödeme makbuzlarıydı. Necla, alacaklı şirketle görüşmüş, yasa dışı masrafları avukat yardımıyla sildirmiş ve anaparayı kendi hesabından ödemişti. Ben ise hâlâ borç tahsilatçılarından kaçtığımı sanıyordum.
“Bunu yapmaya ne hakkı vardı?” dedim. Sesim öfkeliydi ama öfkemin yönünü bilmiyordum.
Mahir cevap vermedi. Telefonu çaldı. Konuşurken yüzü değişti.
“Sevil, evi boşaltmanız için kamyon göndermiş,” dedi. “Necla ablanın çalışma odasındaki eşyalar da götürülüyormuş.”
Bir anda aklıma, Necla'nın her akşam oturduğu pencere kenarındaki sandalye geldi. Bir de küçük ahşap sandık. Günlerce ona dokunmamıştım. Şimdi nedenini biliyordum: Bakmaya cesaret edememiştim.
Atölyeden fırlayıp eve sürdüm. Nakliyeciler kapıda bekliyordu. Sevil, Necla'nın defterlerini çöp poşetine dolduruyordu.
“Onları atamazsın!” diye bağırdım.
“Ev benim. İçindekiler de benim!”
Rauf Bey'i aradım. Telefonda sakin bir sesle, kişisel mektupların ve Nihat'ın atölye evraklarının ayrı listelendiğini, Sevil'in bunları imha edemeyeceğini söyledi. Sevil önce direndi, ardından avukatın geleceğini duyunca poşeti yere bıraktı.
İçinden yere saçılan fotoğrafları toplarken son deftere rastladım. Necla'nın günlük defteriydi. Açık sayfada benimle ilgili bir not vardı:
“Bugün Barlas bana ilk kez nasıl olduğumu sordu. Sadece iki kelimeydi, ama sesinde acele yoktu. Belki bir gün kendi iyiliğine de böyle bakabilir.”
O günü hatırladım. Grip olmuştu. Ona bir bardak ıhlamur götürmüş, sonra telefonuma dönmüştüm. Benim için önemsiz bir andı. Onun için günlüğüne yazılacak kadar değerliymiş.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Bütün ev gözümün önünde değişti. Mutfaktaki tabak, kapıdaki mont, ayakkabılıktaki botlar... Ben onların fiyatını hesaplamıştım. O ise üşümememi, aç kalmamamı düşünmüştü.
Sevil yanıma yaklaştı. Sesindeki öfke yerini yorgunluğa bırakmıştı.
“Teyzem seni sevdi,” dedi. “Ben buna hiçbir zaman inanamadım. Onu kullandığını düşündüm.”
“Doğru düşündün.”
Bunu ilk defa yüksek sesle söylemiştim. Sevil gözlerime baktı ama karşı çıkmadı.
“Evin senin olması gerektiğini biliyorum,” dedim. “Yalnız şu fotoğrafları ve onun günlüğünü saklamama izin ver. İstersen kopyalarını alıp asıllarını sana bırakayım.”
Sevil uzun süre sustu. Sonunda günlüğü bana uzattı.
“Son sayfasını okudun mu?”
Çevirdim. Necla ölümünden bir hafta önce yazmıştı:
“Barlas'ın bana âşık olmasını hiç beklemedim. İnsan kendisine söylenen güzel sözlerden çok, gösterilen küçük merhametlerle yaşar. Ben ondan bir evlilik masalı istemedim. Bir gün kendisini kandırmayı bırakmasını istedim. Çünkü en çok kendisine yalan söyleyen insan, bir türlü eve varamaz.”
Gözyaşlarımı saklayamadım. Sevil de ağlıyordu. İkimiz, aynı kadını farklı sebeplerle kaybetmiş iki yabancı gibi, boşalan evin ortasında sessizce oturduk.
Ertesi sabah atölyeye döndüm. Mahir beni görünce elindeki ölçüyü bıraktı.
“Gidiyorsun sanmıştım.”
“Ben de öyle sanıyordum,” dedim. “Ama çalışmak istiyorum. Maaş ne kadarsa o kadar. Borcum varsa da taksit taksit öderim.”
İlk ay ellerim su topladı. İkinci ay yaptığım raf yamuk çıktı. Mahir onu söküp yeniden yaptırdı. Her hatamda kaçmak istedim. Ama bu kez arkamda bırakacağım bir kamyonet değil, yüzleşmem gereken bir hayat vardı.
Altı ay sonra atölyenin kapısına küçük bir tabela astık: “Nihat Usta Ahşap Atölyesi.” Kazancımızın bir bölümünü barınacak yeri olmayan gençlere ücretsiz meslek eğitimi vermek için ayırdık. İlk gelen delikanlı on dokuz yaşındaydı. Geceyi otogarda geçirdiğini söyledi. Ben de bir zamanlar olduğum gibi gözlerini yere indiriyordu.
Ona önce sıcak çorba verdim. Sonra bir çift iş eldiveni uzattım.
“Burada kalmak istiyorsan çalışmayı öğrenirsin,” dedim. “Ama önce karnını doyur.”
Bir gün Sevil atölyeye geldi. Elinde Necla'nın fotoğrafı vardı. Onu duvara birlikte astık. Fotoğrafın altında küçük bir levha duruyordu:
“İnsan bir eve sahip olunca değil, bir başkasına kapı açınca yuvasını bulur.”
O akşam iş çıkışı mezarlığa gittim. Necla'nın taşını temizledim, yanına beyaz papatyalar bıraktım.
“Seninle evlenirken bir ev istedim,” dedim. “Bana anahtarını değil, kapıyı nasıl açacağımı bıraktın. Çok geç anladım. Özür dilerim.”
Rüzgâr ağaçların yapraklarını kımıldattı. Elbette cevap gelmedi. Necla artık beni duyamazdı. Yaptıklarım da geçmişteki bencilliğimi silemezdi. Fakat ertesi sabah nasıl biri olacağıma karar verebilirdim.
Mezarlıktan çıkarken telefonuma Mahir'den mesaj geldi: “Yeni çocuk sabah erkenden gelecek. Yedek eldiven var mı?”
Gülümsedim. Kamyonetimin arkasında, henüz etiketi bile çıkarılmamış iki çift eldiven vardı.
Yıllarca Necla'nın ölümünü bekleyerek yaşadım. Oysa hayatım, onun bıraktığı kutuyu açtığım gün başlamıştı.