9 yaşındaki kızımla sıradan bir hayatımız vardı… ama o gece dolabının köşesinde bulduğum şey, bütün mantığımı altüst etti.
34 yaşındayım. Kocasını üç yıl önce kaybetmiş bekar bir anneyim. Benim durumumdaki çoğu kadın, faturaları nasıl ödeyeceğini ya da kızının okul masraflarını düşünür. Ölen eşinin gölgesinin evin içinde dolaştığını değil. Hele kızının gizlice biriyle iletişim kurduğunu hiç değil. Ama benim başıma gelen tam olarak buydu.
Kızımın adı Defne. Bizi dışarıdan gören herkes aynı şeyi düşünürdü: Babasının yokluğuna alışmış güçlü bir kız. Öğretmenleri onu her zaman överdi. “Defne acısıyla çok iyi başa çıkıyor, çok olgun.” Kendi annem bile beni teselli ederdi. “Zaman her şeyin ilacı, bak kızın yavaş yavaş toparlanıyor.”
Belki haklıydılar. Ya da odasının kapısı kapandığında içeride kiminle konuştuğunu bilmiyorlardı.
Her şey birkaç hafta önce başladı. Defne, babasını kaybettiğimizden beri ilk defa odasında kendi kendine kıkırdamaya, fısıltıyla neşeli şeyler anlatmaya başlamıştı. Önceleri kendi kendine oyun oynadığını düşündüm. “Kimle konuşuyorsun hayatım?” diye sorduğumda hemen susuyor, omuz silkiyordu. “Hiç kimseyle anne,” diyordu. Ama gariplikler bitmiyordu.
Sabahları odasında, onun boyunun yetmeyeceği raflardaki eşyaların yerleri değişmiş oluyordu. Kocamın en sevdiği, yıllardır bozuk olan eski radyodan ara sıra cızırtılı, tanıdık melodiler geliyordu. Bir gün odasını havalandırırken onu yakaladım. Pencerenin kenarında, dışarıya değil, boşluğa bakarak gülümsüyordu. Beni fark edince panikledi. “O da seni çok seviyor anne,” dedi birden. Neye uğradığımı şaşırdım. “Kim?” diye sordum. Sustu. Gözlerini hızla kaçırdı. O güne kadar bana hiç yalan söylememişti ama çok büyük bir şey sakladığı yüzünden okunuyordu.
O gece uyumasını bekledim. Ev tamamen sessizdi. Sadece koridordaki saatin tiktakları duyuluyordu. Odasının kapısını yavaşça araladım. Defne yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı. Sessiz adımlarla içeri girdim. Amacım sadece onu rahatsız eden, ondan sakladığı şeyi bulup çıkarmaktı. Ama dolabın en alt rafında, daha önce hiç görmediğim bir karaltı fark ettim.
Yere diz çöktüm. Telefonumun ışığını açtım. Ve yavaşça o köşeye doğru tuttum.
Beklemediğim bir şeydi.
Bir adım geri çekildim. Korkudan değil. Kalbimin heyecandan göğsümden fırlayacak gibi atmasından. Çünkü karşımda duran şey, mağazadan alınmış sıradan bir eşya değildi. Eşimin, Defne henüz doğmadan önce kendi elleriyle yaptığı, yıllar önce taşınırken kaybolduğunu sandığım o el yapımı ahşap kutuydu. Kutunun kapağı aralıktı. İçinde eski eşyalar, yıpranmış birkaç fotoğraf ve en üstte, kocamın Defne'ye aldığı ilk hediye duruyordu.
Güzel ayı oyuncağın üzerinde ise bir not vardı. Tanıdık, özlemden burnumu sızlatan, yıllar önce toprağa verdiğim kocamın o dik ve düzgün el yazısıyla yazılmış bir not...
"Sakın annene söyleme, bu ikimizin aramızdaki sır..."
O kağıt parçasını titreyen ellerimle tutarken, nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Gözyaşlarım benden izinsiz, sessizce yanaklarımdan süzülüyor, o çok iyi bildiğim, harflerin kuyruklarını hafifçe sağa kıvırarak yazdığı el yazısının üzerine düşmemesi için kağıdı geri çekiyordum. Bu bir şaka olamazdı. Kocam Sinan, bu kağıdı yıllar önce yazıp saklamış olamazdı; çünkü kağıt yepyeniydi. Kenarlarında en ufak bir sararma, bir yıpranma yoktu. Hatta mürekkebin kokusu bile burnuma taze geliyordu.
Ayı oyuncağı usulca elime aldım. Yumuşacıktı ve... Sinan kokuyordu. Onun hep kullandığı, baharat ve çam ağacı karışımı o tanıdık parfümünün kokusu. Üç yıl önce, o korkunç kazada kaybettiğim adamın kokusu, kızımın odasındaki bir oyuncakta hapsolmuştu.
Kafamın içinde binlerce soru yankılanıyordu. Deliriyor muydum? Yas süreci beni yavaş yavaş halüsinasyonlar görmeye, kokular duymaya mı itiyordu? Ama hayır, elimde tuttuğum kağıt gerçekti. Kutunun içindeki eşyalar gerçekti.
O gece sabaha kadar gözümü kırpmadım. Kutuyu, oyuncağı ve notu alıp mutfak masasına oturdum. Çekmeceden Sinan'ın eski ajandalarından birini çıkardım. Harfleri, kelime aralıklarını, kalemi bastırış şeklini tek tek karşılaştırdım. Kusursuz bir eşleşmeydi. Bir taklit değildi. Bu yazıyı ondan başka kimse böyle yazamazdı.
Sabah gün ağarırken, mutfak kapısında Defne belirdi. Uykulu gözlerini ovuşturarak bana baktı, sonra masanın üzerindeki ahşap kutuyu ve ayıcığı gördü. Gözlerindeki uyku mahmurluğu anında yerini derin bir paniğe bıraktı devamı sonrki sayfda....