73 Yaşındaki Kadının Yaşadıkları

Telefonun diğer ucundan tanıdık bir ses duyulduğunda, önce hangi zamana ait olduğunu çıkaramadım. O kadar çok beklemiş, o kadar çok susmuştum ki seslerin bile hafızamda tozu kalkmıştı.

“Anne… nasılsın?” dedi büyük oğlumun sesi.

Kalbim bir anda hızlandı. İçimde aylarca çalan bir boşluk o an bir anlığına doldu sanki. Ama sevinç… sadece bir an sürdü.

 

“İyiyim oğlum,” dedim, yutkunarak.

Oysa iyilik benim çok uzağımdaydı artık.

 

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra derin bir nefes aldı.

“Biz… seni merak ettik. Orada her şey yolunda mı?”

 

Gözlerim doldu. Ama dik durmalıydım. Yıllardır yaptığım gibi, içimdeki fırtınayı dışarıya göstermeden…

“Yolunda oğlum. Bize iyi bakıyorlar,” dedim.

Bir yalan değil, ama gerçeğin de gölgesiydi bu cümle.

Onların vicdanı hafiflesin istedim sadece. Ne değişecekti ki?

Beni gelip alacaklar mıydı?

 

“İyi ki aradın,” diyebildim sadece.

 

“Anne…” dedi, bu kez sesinde bir kararsızlık vardı. “Bu aralar işler karışık. Gelemiyoruz. Ama en kısa zamanda seni görmeye geleceğiz, tamam mı?”

 

Boğazımdaki düğüm büyüdü.

“Tamam oğlum, merak etmeyin. Ben iyiyim burada,” dedim, zoraki bir gülümsemeyle.

 

Telefonun diğer ucundaki ses giderek uzaklaştı.

“Seni seviyoruz. En yakın zamanda geleceğiz… Hoşça kal.”

 

Sonra sessizlik.

Ahize elimde kaldı. O an huzurevinin tüm koridorları içime çöktü sanki.

 

Hemşirelere baktım. Onların yüzündeki merhamet bile artık tanıdık bir maskeydi.

Bu sahneyi her gün yaşıyorlardı; ben ise her gün yeniden kırılıyordum.

Yatağıma döndüm.

Tavana baktım.

Tavan bana baktı.

Ve aramızda kalın bir sessizlik örüldü.

Gözüm kapıda, içimde küçük bir umut kırıntısı…

Zaman burada ağırdı; saatler birbirine bulaşıyor, günler birbirinin üstüne çörekleniyordu.

 

Ama ben yine de bekliyordum.

Çünkü beklemek, elimde kalan son şeydi.

 

Günler geçti.

Telefon çalmadı.

Kapı açılmadı.

 

Huzurevinin düzenine alışmıştı herkes.

Benimse kendime alışmam zordu.

Her sabah hemşirelere soruyordum:

“Bir haber var mı?”

Aldığım cevap hep aynıydı:

“Gelirler teyze, elbet gelirler.”

 

Bir sabah erkenden bahçeye çıktım.

Güneş daha yeni yükseliyordu, hava serin, kuşlar yeni uyanmış…

Köşedeki bankta oturdum.

Kuş sesleri arasında bir an çocuklarımın küçüklüğünü hatırladım.

Parktaki koşuşturmalarını…

Kahkahalarını…

O günleri ne kadar özlediğimi fark ettim.

İçim sızladı, gözlerim doldu.

 

O sırada yanıma yavaşça biri oturdu.

Nurten Hanım.

Bugün biraz dalgınsın,” dedi yumuşak, kırılgan bir sesle.

 

Başımı ona çevirdim.

“Çocukları bekliyorum,” dedim. “Belki bugün gelirler.”

 

Derin bir nefes aldı.

“Ah,” dedi, “buraların böyle olduğunu kimse söylemez insana. Hep bekleriz… ama bazen hayat bizi hep beklemeye bırakır.”

 

Gözlerim yine doldu, ama gözyaşlarım bile yorulmuştu artık.

 

O an içimde bir şey sessizce koptu.

Belki de kimse gelmeyecekti.

Belki de geri dönüş diye bir şey yoktu.

 

Ama yine de…

Vazgeçemedim beklemekten.

 

Çünkü insan, en son umudundan vazgeçince yaşlanırmış.

Ben hâlâ her sabah gözümü o kapıya çeviriyordum.

 

Ve bir gün, belki de…

Belki de kapı gerçekten açılacaktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir