YILLARCA KİMSESİZ BİR ADAMA HER KIŞ SICAK YEMEK GÖTÜRDÜM — ÖLDÜKTEN SONRA AVUKATI BENİ ÇAĞIRIP GERÇEK ADINI SÖYLEDİ.

O anda anladım ki yıllardır acıdığım o yalnız adam, sandığım kişi değildi.

Avukatın önünde duran zarfı elime aldım.

Parmaklarım titriyordu.

Üzerinde tek kelime vardı:

“Kızıma.”

Zarfı açtım.

İçinden üç sayfalık bir mektup çıktı.

İlk satırda gerçek adı yazıyordu.

Rasim değil, Rauf Erdem.

Bu isim bana hiçbir şey ifade etmedi.

Ta ki avukat masadaki başka bir dosyayı önüme çekene kadar.

Dosyanın kapağında büyük harflerle:

ERDEM HOLDİNG

yazıyordu.

Yüzüne baktım.

“Bu şirket mi?”

Avukat başını salladı.

“Merhum, şirketin kurucusuydu.”

İçimden istemsizce güldüm.

Çünkü birkaç ay önce televizyon haberlerinde gördüğümüz, Rasim Amca’nın sessizce kapattığı şirket buydu.

Demek o ekrana bakarken eski bir iş dünyasını değil, kendi geçmişini görüyordu.

Mektuba döndüm.

İlk cümle beni olduğum yere çiviledi:

“Sana kendimi yıllar önce tanıtmalıydım. Ama beni baban olarak değil, seni terk eden adam olarak göreceğinden korktum.”

Nefesim kesildi.

Mektubu masaya bıraktım.

“Bu mümkün değil.”

Avukat hiçbir şey söylemedi.

Yeniden okumaya başladım.

Rauf, annemle gençken evliymiş.

Ben iki yaşındayken büyük bir iş anlaşmazlığına karışmış.

Ortakları şirketi ele geçirmek istemiş, hakkında tehditler başlamış.

Annem de korkmuş.

Bir gece evde büyük bir kavga çıkmış.

Annem bana yıllarca babamın bizi isteyerek terk ettiğini anlatmıştı.

Ama mektupta bambaşka bir şey yazıyordu.

“Annen bana, ya şirketi ya ailemi seçmem gerektiğini söyledi. Ben ikisini birden koruyabileceğimi sandım. Sonunda ikisini de kaybettim.”

Rauf bir süreliğine şehirden gitmiş.

Döndüğünde annem başka bir yere taşınmış.

Telefon numarasını değiştirmiş.

Onu hayatımızdan tamamen çıkarmış.

Yıllar sonra bizi bulmuş ama annem ona yaklaşmamasını söylemiş.

“Beni görmek istemedi mi?” diye sordum.

Avukat başını kaldırdı.

“Dosyalarda her doğum gününüzde size gönderilmiş ama geri dönen mektuplar var.”

Boğazım düğümlendi.

Mektuba devam ettim.

“Seni on yaşındayken okul çıkışında gördüm. Yanına gelmek istedim. Ama annen uzaktan bana bakıp başını iki yana salladı. O gün söz verdim. Sen beni kendin bulana kadar hayatına girmeyecektim.”

O cümle içimde öfke yarattı.

“Beni kendim nasıl bulacaktım?”

Sesim yükselmişti.

“Adını bile bilmiyordum.”

Avukat sessiz kaldı.

Mektubun devamında Rauf’un yıllar sonra annemin öldüğünü öğrendiği yazıyordu.

İşte o zaman yeniden yaklaşmaya karar vermiş.

Ama doğrudan karşıma çıkmak yerine mahallemizin yakınındaki eski evi kiralamış.

Adını değiştirmiş.

Parasını, arabalarını, çalışanlarını geride bırakmış.

Sadece beni görmek istemiş.

“Sana baba olarak yaklaşmaya cesaret edemedim. Önce nasıl bir insan olduğunu görmek istedim.”

Bu cümle beni sinirlendirdi.

Sanki sınava sokulmuşum gibi.

Ama bir sonraki satırda yazdığı şey öfkemi durdurdu.

“Sonra karlı bir akşam sen bana sıcak yemek getirdin.”

İlk karşılaşmamızı hatırladım.

Soğuktan titreyen ellerini.

Yemeği verirken:

“Bunun karşılığında ne istiyorsun?” diye sormuştu.

Ben de:

“Hiçbir şey,” demiştim.

Mektupta şöyle yazıyordu:

“O gün seni tanımak için yaptığım bütün planlardan utandım. Çünkü sen beni kim olduğumu bilmeden kabul etmiştin.”

Gözlerim doldu.

Mektubun son bölümünde eski adresten söz ediyordu.

Avukat bana dosyayı uzattı.

“Gitmeye hazır mısınız?”

“Şimdi mi?”

“Merhum özellikle mektubu okuduğunuz gün gitmenizi istemiş.”

Adresi aldım.

Şehrin dışında, yıllardır kullanılmayan eski bir bağ eviydi.

Yaklaşık bir saat sonra oraya vardım.

Kapı kilitli değildi.

İçeri girdiğimde tozlu, sessiz bir salonla karşılaştım. Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir