Yedi Yıl Boyunca Damadıma Para Gönderdim, Torunumun Fısıldadığı Sır Her Şeyi Değiştirdi

Pelin gözlerini sildi. “Çünkü korkuyordum, baba. Çünkü başımdaki yaradan sonra bazı şeyleri hatırlayamıyordum. Ve çünkü kocam sandığım adam yanımda kalan tek kişi olduğunu söylüyordu.”

Tarık birden ayağa kalktı.

“Yeter. Bundan fazlasına gerek yok.”

“Elbette var,” dedim. “Otur!”

Pelin ilk kez onun yüzüne korkmadan baktı.

“Babam gerçeği öğrenecek.”

Ardından asıl darbeyi indirdi.

“Tarık, senden yıllarca para aldığını benden sakladı. Bana babamdan kalan bir mirasın gelirini getirdiğini söyledi. Ben o parayla yaşadığımızı sanıyordum. Sonra benim adıma bir bakım ve danışmanlık merkezi açtırdı. Belgeleri imzalattı. Beni orada çalıştırdı.”

“Senin adına mı?”

Pelin başını salladı. “Ama gelirlerin çoğunu kendisi aldı. İmzamı attığım bazı belgelerin ne olduğunu ancak geçen ay öğrendim.”

“Peki İdil?” diye sordum. “Kızın seni biliyor mu?”

Pelin hıçkırdı.

“Beni tanıyor. Ama ona annesi olduğumu söylemem yasaktı.”

Masaya vurduğumu hatırlıyorum.

“Nasıl yasaktı?”

“Tarık, İdil'e benim hasta bir akraba olduğumu söyledi. Ayda bir buraya getiriyordu. Kızımın yanında ona anne dersem ikimizi de bir daha görüştürmeyeceğiyle tehdit ediyordu.”

Her şey yerli yerine oturuyordu. İdil'in korkusu, bitmeyen para talepleri, kızımın ölümüne dair kapatılmış sorular... Ama önümde hâlâ korkunç bir boşluk vardı.

“Öyleyse cenazede kimin külleri vardı?”

Tarık susuyordu. Pelin de bilmiyordu.

Telefonumu elime aldım. “Bunu polis çözecek.”

Tarık kapıya yöneldi. O sırada kafeye iki kişi girdi. Biri emekli polis olan eski komşum Nihat'tı; sabah onu arayıp Tarık'ı takip edeceğimi, olağan dışı bir şey görürsem konum göndereceğimi söylemiştim. Diğeri, Nihat'ın çağırdığı görevli bir polisti.

“Kimse bir yere gitmiyor,” dedi polis. “Önce ifadelerinizi alacağız.”

Tarık kaçmaya çalışmadı. Belki de ilk defa kurduğu yalanların bittiğini anlamıştı.

O gece karakolda saatler geçirdik. Ertesi gün avukatım da yanımızdaydı. Banka dekontlarını, eski ölüm evraklarını ve ses kaydını teslim ettim. Pelin yıllardır sakladığı mesajları gösterdi. Tarık'ın onu ailesinden uzak tutmak için kullandığı tehditler telefonda duruyordu.

Soruşturma ilerledikçe daha korkunç şeyler öğrendik. Hastanedeki kayıtlarda Pelin farklı bir soyadıyla görünüyordu. Ölüm bildirimi için kullanılan evraklarda tutarsızlıklar vardı. Mühürlü kavanozun üzerindeki bilgiler ise kızımla eşleşmiyordu. Yetkililer, kimlik ve cenaze işlemlerindeki olası sahteciliği ayrıca incelemeye aldı.

Fakat beni en çok sarsan gerçek bir hafta sonra ortaya çıktı.

Pelin, annesi Gülseren'in gerçekten öldüğünü benden öğrendiğinde saatlerce ağlamıştı. Ona annesinin mezarını gösterdiğim gün dizlerinin üzerine çöktü.

“Ben burada değildim,” diye fısıldadı. “Annem son günlerinde beni bekledi mi?”

Yanına çömeldim.

“Her gün bekledi,” dedim. “Ama seni suçlamadı. Seni sevdi.”

Mezarın başında uzun süre konuşmadan oturduk. Sonra Pelin çantasından küçük bir fotoğraf çıkardı. Annemizle yıllar önce çekilmiş bir aile fotoğrafıydı. Meğer Tarık bütün fotoğraflarını yok ettiğini sanırken bunu bir kitabın arasında saklamış.

“Bazen yüzlerinizi unutacağımdan korkuyordum,” dedi.

“Biz seni hiç unutmadık,” diye karşılık verdim.

İdil'le buluşma günü geldiğinde çok heyecanlıydık. Görüşme, bir uzman eşliğinde yapıldı. Küçük kızım kapıdan girer girmez Pelin'e koştu.

“Artık sana anne diyebilir miyim?”

Pelin diz çöküp onu kucakladı.

“İstediğin kadar, yavrum.”

İdil bir eliyle annesini, ötekiyle beni tuttu.

“Dede, kızmadın değil mi? Sana söylemememi istemişti.”

“Kim?”

“Babam. Ama annem hep ağlıyordu. Sen de hep üzgündün. Ben ikinizin de artık ağlamamasını istedim.”

O anda, yedi yaşındaki bir çocuğun hepimizden daha cesur olduğunu anladım.

O görüşmeden sonra İdil'in anlattıkları, soruşturmanın başka bir kapısını açtı. Küçük kız, babasının evde kilitli tuttuğu çalışma odasını ve her ay oradan çıkardığı kalın dosyaları tarif etti. Bir keresinde yanlışlıkla kapıyı açtığında babasının telefonda “Yaşlı adam gerçeği öğrenirse her şey biter,” dediğini duymuştu. O gün babası onu sertçe azarlamış, odasına göndermişti.

Bunu duyunca yüreğim parçalandı. Yedi yaşındaki torunum, hiçbir çocuğun taşımaması gereken bir sırla yaşamıştı. İdil'e, babasının yaptıklarından sorumlu olmadığını söyledik. Uzman da korkularını anlatabilmesi için onunla düzenli görüşmeye başladı.

Birkaç gün sonra avukatım beni aradı. “Önemli bir bulgu var,” dedi. “Gönderdiğiniz paraların bir kısmı, Pelin Hanım'ın adına açılan şirketten Tarık'ın kişisel hesaplarına aktarılmış. Ayrıca imza örnekleri inceleniyor.”

Telefonu kapattığımda nedense zafer hissetmedim. O parayla kızımın hayatını satın almış gibi kandırılmıştım. Fakat asıl kaybım banka hesabımdaki rakamlar değildi. Pelin'in annesine son kez sarılamamış olması, İdil'in yedi yıl boyunca annesine anne diyememesi, benimse her sabah boş bir odada kızımla konuşmamdı.

O akşam Pelin bana kazadan sonra tuttuğu küçük defteri gösterdi. İlk sayfada titrek harflerle tek bir cümle yazıyordu: “Bir gün babamın sesini yeniden duymak istiyorum.” Her şeyi hatırlamadığı günlerde bile o cümleyi silmemişti. Defterin sayfalarını çevirdikçe bazı tarihlerde aynı soruyu tekrar tekrar sorduğunu gördüm: “Neden kimse beni aramıyor?”

Onun elini tuttum. “Aradım,” dedim. “Seni toprağın altında sandığım için gökyüzüne bakarak aradım. Ama aramayı hiç bırakmadım.”

Pelin başını omzuma yasladı. İlk kez ikimiz de geçmişi değiştirmeye çalışmadan, birbirimizin yanında ağladık.

Tarık hakkında dolandırıcılık, tehdit ve sahtecilik iddialarıyla adli süreç başladı. İdil'in güvenliği için geçici koruma tedbirleri alındı. Pelin bağımsız bir doktor ve psikolog desteğiyle hayatını yeniden kurmaya başladı. Dava henüz bitmemişti; ama artık hiçbirimiz Tarık'ın anlattığı hikâyeye mahkûm değildik.

Bir akşam marketin kepenklerini indirirken Pelin yanıma geldi.

“Baba, bir şey soracağım. Bana kızgın mısın?”

Düşündüm. Kaybolan yedi yılı, kaçırdığımız doğum günlerini, Gülseren'in kızına hasret gidişini düşündüm.

“Öfkeliyim,” dedim. “Ama sana değil. Bizi birbirimizden koparanlara ve gerçeği göremediğim o yıllara.”

“Ben de kendimi affedemiyorum.”

“Öyleyse birlikte öğreniriz,” dedim. “Çünkü kaybettiğimiz yılları geri getiremeyiz. Ama kalanları da suçlulukla geçirmeye mecbur değiliz.”

Üç ay sonra ilk kez üçümüz aynı sofraya oturduk. O sabah İdil benimle markete gelmiş, kasanın yanına kendi yaptığı küçük bir resim asmıştı. Resimde üçümüz el ele tutuşuyorduk. Altına büyük harflerle “AİLEM” yazmıştı. Müşteriler resmi beğendikçe gülümsüyor, ben ise gözlerimdeki yaşları saklamak için rafları düzeltiyordum. Pelin annesinin tarifinden mercimek çorbası yaptı. İdil peçetelere çiçekler çizdi. Ben de salondaki raftan o mühürlü kavanozu kaldırdım. Yetkililerin incelemesinden sonra bana iade edilmişti; artık bir hatıranın değil, büyük bir yalanın simgesiydi.

Yerine Gülseren'in fotoğrafını koydum. Fotoğrafın iki yanına Pelin'le İdil'in birlikte güldüğü yeni bir kareyi yerleştirdim.

İdil yanıma gelip elimi tuttu.

“Dede, sözünü tuttun mu?” diye sordu.

“Hangi sözümü?”

“Anneme verdiğin sözü. Beni koruyacağına söz vermiştin ya.”

Gözlerim doldu. Yıllarca korumanın yalnızca para göndermek olduğunu sanmıştım. Oysa sevdiğin insanı korumak bazen ona gerçekten ne olduğunu sormak, korktuğunda dinlemek ve cevaptan kaçmamaktı.

“Evet, güzel kızım,” dedim. “Bu kez gerçekten tuttum.”

Pelin yanımıza geldi, ikimizi de kucakladı. O gece soframızda eksik kalan yedi yılın bütün acısı vardı. Ama ilk defa, ertesi güne dair umut da vardı.

Hayatın bize verdiği ikinci şansın kıymetini artık her sabah, her akşam ve her sofrada bilecektim.

Kızımı ikinci kez bulmuştum. Ve bu kez hiçbir yalanın onu bizden almasına izin vermeyecektim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir