Otobüs şoförü, her sabah yokuştan koşarak gelen öğrenciyi beklemek için aracını bir dakika fazla durdururdu. Ama çocuk bir gün gelmedi… ve bıraktığı not, bütün mahalleyi ayağa kaldırdı.”
“Bas artık gaza dayı, hepimizin işi gücü var!”
Hasan Usta elini viteste tuttu.
Dikiz aynasına baktı.
Küçük Sanayi durağı boştu.
Ama sokağın en ucunda, bakkalın yanından kıvrılan yokuşta hâlâ o çocuk görünmemişti.
“Bir dakika,” dedi arkasına dönmeden.
“Her sabah aynı şey,” diye söylendi işçi kasklı adam. “Sanki öz oğlu.”
Hasan Usta çenesini sıktı.
Öz oğlu değildi.
Soyadını bile bilmiyordu.
Sadece adının Emre olduğunu biliyordu.
Meslek lisesinde okuduğunu, sırtında siyah bantla yamalanmış mavi bir çanta taşıdığını, otobüsü kaçırırsa ilk derse yetişemediğini biliyordu.
Ve her sabah yokuştan nefes nefese inerken, “Allah razı olsun Hasan Amca, yine kurtardın beni” dediğini.
O pazartesi kimse yokuştan koşarak inmedi.
Gösterge saatinde 06.42 yazıyordu.
Ön koltukta oturan, her sabah poğaça satan Neriman Abla yavaşça konuştu:
“Hasan Usta, bugün gelmedi galiba.”
Hasan bir kez daha yokuşa baktı.
Kaldırım ince yağmurdan parlıyordu. Elektrik kablolarından su damlıyordu. Bir köpek yırtık bir poşeti kokluyordu.
Ama beyaz spor ayakkabılarıyla koşan bir çocuk yoktu.
Nefesi kesile kesile “beklediğiniz için sağ olun” diyen o ses yoktu.
Hasan birinci vitese taktı.
Otobüs iki metre kadar ilerlemişti ki, bakkalın önünden zayıf, gri şapkalı bir adam çıktı ve kapıya sertçe vurdu.
Hasan kapıyı azıcık açtı.
“Ne istiyorsun?”
“Artık onu bekleme.”
Hasan adamı süzdü.
“Kimi?”
“O veledi. Emre’yi.”
Neriman Abla başını kaldırdı.
“Akrabası mısınız?”
Adam dişlerini göstermeden güldü.
“Onu ben besliyorum. Bugünden sonra da okul mokul yok. Zaman kaybetmeyecek.”
Hasan’ın göğsüne bir şey oturdu.
“Çocuk bana hiçbir şey söylemedi.”
“Sana söylemek zorunda değil.” Adam sesini alçalttı. “Sen otobüsünü sür. Karışma.”
Hasan kapıyı kapattı.
Ama otobüsü hareket ettirmedi.
Aklına geçen cuma geldi.
Emre otobüse dudağı patlamış, kazağının kolunu parmak uçlarına kadar çekmiş şekilde binmişti.
Hasan sormuştu:
“Ne oldu oğlum?”
Emre utanır gibi gülmüştü.
“Yokuşta düştüm.”
“Sen bu yokuşta çok düşüyorsun evlat.”
“Yokuş biraz hain Hasan Amca.”
Sonra neredeyse dudaklarını oynatmadan fısıldamıştı:
“Bir gün otobüse yetişemezsem, uyuyakaldım sanma.”
Hasan frene bastı.
Otobüs sarsıldı.
Arkadaki kasklı adam bağırdı:
“Şimdi ne oldu?”
Hasan motoru kapattı.
“Beş dakika. İsteyen insin.”
Yağmurun altına indi.
Bakkala doğru yürüdü.
Gri şapkalı adam ortada yoktu.
Ama çöp konteynerinin arkasında, eski bir brandanın altında bir şey gördü.
Mavi çanta.
Siyah bantla yamalanmış mavi çanta.
Hasan eğilip çantayı aldı.
Çanta hafifti.
Çok hafif.
Neriman Abla arkasından gelmişti.
“Hasan Usta…”
Hasan çantayı açtı.
İçinde kitap yoktu.
Sadece buruşmuş bir forma, ikiye katlanmış bir defter ve koparılmış bir kâğıt vardı.
Kâğıttaki yazı titriyordu.
Hasan ilk satırı okuyunca dizlerinin bağı çözüldü:
“Bugün otobüse gelemezsem, beni kamyona bindirmeden bulun.”
Yağmur bir anda daha sert yağmaya başladı.
Neriman Abla elini ağzına kapattı.
“Allah’ım…”
Hasan kâğıdı iki eliyle tuttu.
Yazının devamını okudu.
“Hasan Amca, gri şapkalı adam beni okula göndermeyecek. ‘Borcunu çalışarak ödeyeceksin’ diyor. Dün gece birileri geldi. Beni sabah erkenden sanayi tarafına götürecekler. Eğer çantamı bulursan polisi ara. Ben yalan söylemiyorum.”
Hasan’ın kulakları uğuldadı.
Otobüsün içindeki yolcular camlardan bakıyordu.
Bir kısmı hâlâ ne olduğunu anlamamıştı.
Bir kısmı anlamış, yüzünü indirmişti.
Hasan telefonu çıkardı.
Eli titriyordu ama sesi netti.
“Polisi arayın,” dedi Neriman Abla’ya. “Ben çocuğu bulmaya gidiyorum.”
Kasklı adam otobüsün kapısından bağırdı:
“Bizim işimiz ne olacak?”
Hasan yavaşça ona döndü.
“Bir çocuğun hayatı, senin mesainin önüne geçti bugün.”
Sonra çantayı kolunun altına aldı.
Ve o sabah ilk kez, otobüs durağında bekleyen adam değil, kaybolan bir çocuğun peşinden koşan biri oldu.
Devam kancası
Hasan Usta bakkalın içine girdiğinde yaşlı bakkalın yüzü bembeyazdı.
“Gri şapkalı adam nereye gitti?” diye sordu.
Bakkal gözlerini kaçırdı.
“Ben karışmam,” dedi.
Hasan tezgâha Emre’nin notunu bıraktı.
“Bu çocuk bir kamyona bindirilecek. Hâlâ karışmam mı diyorsun?”
Bakkal’ın dudakları titredi.