Aradan aylar geçti.
Bir akşam Serkan işten geldiğinde doğruca mutfağa girdi.
“Sen otur,” dedi.
Yemek yaptı.
Sonra çocukları yıkadı.
Ben sadece onları izledim.
Eski Serkan olsaydı bunların hiçbirini yapmazdı.
Bir gece bana döndü.
“O bavula bez koyman hayatımda aldığım en ağır ders oldu.”
Gülümsedim.
“Aslında bavula sadece bez koymadım.”
Şaşkınlıkla baktı.
“Ne demek?”
“En alta bir mektup bırakmıştım.”
“Ben hiç mektup görmedim.”
Çünkü otelden döndüğünde bavulunu gelişigüzel boşaltmıştı.
Dolabın üst rafından katlanmış kâğıdı çıkardım.
Üzerinde kendi el yazım vardı.
Serkan açıp okumaya başladı.
“Eğer bunu okuyorsan, sonunda bavulunu tamamen boşaltmışsın demektir. Keşke evliliğimizde de sorumluluklarını böyle tek tek çıkarıp önüne koyabilseydin. Ben senden mükemmel bir baba olmanı hiç istemedim. Sadece çocuklarını benim kadar sahiplenmeni istedim. Eğer bunu yapamayacaksan, bu tatilden döndüğünde seni bekleyen tek şey boş bir ev olacak.”
Mektubu bitirdiğinde gözleri dolmuştu.
Sessizce yanıma geldi.
“Demek gerçekten gitmeyi düşünüyordun.”
“Hayır,” dedim dürüstçe.
“Ama ilk kez kendimi ve çocuklarımı seçmeye hazırdım.”
O an beni sıkıca sarıldı.
Yıllar sonra üçüzlerimiz büyüdüğünde, o bavul hâlâ evimizin tavan arasında duruyordu.
İçinde ne pahalı kıyafetler ne de tatil hatıraları vardı.
Sadece eski bir paket bebek bezi, boş bir biberon ve katlanmış o mektup duruyordu.
Çocuklarımız bir gün o bavulun neden saklandığını sorduklarında, Serkan her zaman aynı cevabı veriyordu:
“Bu bavul bana baba olmanın, sadece çocuk sahibi olmak değil; en zor günlerde eşinin yükünü omuzlamak olduğunu öğreten en değerli hatıra.”