KAYINVALİDEM, BEBEĞİMİN BANYO YAPARKEN HER SEFERİNDE ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA AĞLAMASININ “NORMAL” OLDUĞUNU SÖYLÜYORDU.

Üzerinde Doruk’un adı, doğum tarihi ve alt alta yazılmış günler vardı. Her tarihin yanında sayılar bulunuyordu.

“3 damla.”

“2 damla.”

“Bugün tepki daha az.”

“Uyku süresi: 2 saat 40 dakika.”

Bir an ne okuduğumu anlayamadım. Sonra kâğıdın en altında Nermin’in el yazısıyla yazılmış tek bir cümle gördüm:

“Doz artırılabilir ama Sibel fark etmemeli.”

Dizlerimin bağı çözüldü.

“Koray!” diye bağırdım.

Sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki Doruk diğer odada ağlamaya başladı.

Koray koşarak banyoya geldi. Elimdeki kâğıdı gördüğünde önce bana, sonra metal kutuya baktı.

“Bu ne?”

Kâğıdı eline verdim.

Okudukça yüzündeki ifade değişti. İlk satırlarda şaşkındı. Sonra kaşları çatıldı. En son cümleye geldiğinde elleri titremeye başladı.

“Annem bunu yazmış olamaz.”

“Bu onun yazısı.”

“Belki eski bir şeydir.”

“Doruk’un adı yazıyor!”

Sesimi istemeden yükseltmiştim.

Koray susup kaldı.

O an onun annesini korumaya çalıştığını düşündüm ve içimde büyük bir öfke yükseldi.

“Ben günlerdir sana oğlumuzun banyoda çığlık attığını söylüyorum. Bugün kapıyı kilitlemişti. Şimdi de bunu buluyoruz ve sen hâlâ bir açıklama arıyorsun.”

Koray başını ellerinin arasına aldı.

“Ben sadece… bunun doğru olmasını istemiyorum.”

Ben de istemiyordum.

Ama bazı gerçekler, onları istemediğiniz için ortadan kaybolmuyordu.

Doruk’u alıp hastaneye gittik. Metal kutuyu da yanımıza aldım.

Acil serviste doktor Doruk’u muayene ederken gördüğüm her şeyi anlattım. Kırmızı noktaları, banyodaki çığlıkları, kilitli kapıyı, kutuyu ve notları…

Doktorun yüzü giderek ciddileşti.

Doruk’un kanından örnek alındı. Ayaklarındaki izler incelendi.

Yaklaşık bir saat sonra çocuk doktoru bizi küçük bir odaya çağırdı.

“Bebeğinizin kanında düşük dozda yatıştırıcı bir maddeye rastladık.”

Sanki biri göğsüme yumruk atmıştı.

Neden?”

Doktor dikkatle konuştu.

“Bu miktar yetişkin için çok düşük olabilir ama üç aylık bir bebekte kesinlikle kullanılmaması gerekir. Düzenli verildiyse solunumu baskılayabilir, bilinç düzeyini etkileyebilir, hatta daha ciddi sonuçlar doğurabilirdi.”

Koray sandalyesine çöktü.

“Annem hemşireydi,” dedi.

Doktor ona baktı.

“Öyleyse bunun tehlikesini bilmesi gerekirdi.”

İşte o cümle her şeyi daha kötü hale getirdi.

Bu bir yanlışlık değildi.

Bilmeden yapılmış bir hata değildi.

Nermin ne yaptığını biliyordu.

Polise haber verildi.

O gece Doruk gözlem altında tutulurken ben yatağının başında oturdum. Küçük elini parmağıma dolamıştı. Uyurken yüzü o kadar huzurluydu ki, onun günlerdir başına gelenlerden habersiz olduğunu düşünmek daha da acı veriyordu.

Sabaha karşı Koray’ın telefonu çaldı.

Arayan Nermin’di.

Koray telefonu açmadı.

Bir dakika sonra mesaj geldi:

“O kutuyu bulduysanız beni dinlemeden polise gitmeyin.”

Telefonu elinden aldım.

“Çok geç.”

Nermin hastaneye geldiğinde yanında polisler vardı.

Onu koridorda gördüğümde içimdeki öfkeye rağmen şaşırdım. Her zamanki güçlü, her şeyi bilen kadın gitmişti. Omuzları çökmüş, yüzü solmuştu.

Beni görünce hemen konuşmaya başladı.

“Sibel, açıklayabilirim.”

“Doruk’a ne verdiniz?”

Gözlerini yere indirdi.

“Onu susturmak için değildi.”

“Peki ne için?”

Nermin bir süre cevap vermedi.

Sonra beklemediğimiz bir şey söyledi.

“Koray bebekken de aynı şeyi yaşadı.”

Koray donup kaldı.

“Ne?”

Nermin gözyaşlarını sildi.

“Sen dört aylıkken sürekli ağlıyordun. Geceleri uyumuyordun. Baban çalışıyordu. Ben hastanede nöbet tutuyordum. Günlerce uyumadan gezdiğim oluyordu. Bir doktor arkadaşım bana çok düşük dozda bir yatıştırıcının işe yaradığını söyledi.”

Koray ona dehşetle baktı.

“Bana da mı verdin?”

Nermin başını eğdi.

“Evet.”

Koridorda uzun bir sessizlik oldu.

“Sonra alışkanlık haline geldi,” dedi Nermin. “Birkaç damla veriyordum. Uyuyordun. Ben de dinlenebiliyordum. Sana hiçbir şey olmadı.”

İşte bütün mesele buydu.

Sana hiçbir şey olmadı.

Nermin bunu yıllarca doğru yaptığına dair kanıt olarak görmüştü.

Doruk banyodan korkmuyordu.

Nermin, Doruk’a ilacı banyoda veriyordu. Uyguladığı yöntemi saklamak için ayağının kenarındaki ince deriye küçük iğne uçlarıyla temas ettiriyor, ardından su sesinin ve banyonun her şeyi gizleyeceğini düşünüyordu.

“Neden?” diye sordum. “Doruk uyumadığı için mi?”

Nermin dudaklarını sıktı.

“Çok ağlıyordu. Gündüz uykuları kısaydı. Ben artık genç değilim. Ama size de bakamayacağımı söylemek istemedim. Siz bana güvenmiştiniz.”

“Biz size bebeğimizi emanet ettik.”

Sesim bu kez sakindi.

Belki de bu sakinlik bağırmaktan daha ağırdı.

“Yardım edemediğinizi söyleyebilirdiniz.”

Nermin ağlamaya başladı.

“Beni beceriksiz sanmanızdan korktum.”

O anda ilk kez gerçeğin tamamını gördüm.

Nermin Doruk’a zarar vermek isteyen bir canavar değildi.

Ama bu onu masum yapmıyordu.

Kendi gururunu, bir bebeğin güvenliğinin önüne koymuştu.

Yıllar önce kendi oğlunda yaptığı tehlikeli bir şeyi, “Bir şey olmadı,” diyerek doğru kabul etmiş, sonra aynı hatayı torununda tekrarlamıştı.

Ve belki de en korkuncu buydu.

Kötülük her zaman nefretle başlamıyordu.

Bazen kibirle başlıyordu.

Nermin hakkında soruşturma açıldı. Doruk’un bakımından tamamen uzaklaştırıldı. Koray uzun süre annesiyle konuşmadı.

İlk haftalar evimiz sessizdi.

Koray kendisini suçluyordu.

“Sen bana söylediğinde seni daha fazla dinlemeliydim.”

Bir gece Doruk’u kucağımda uyuturken ona baktım.

“Ben de kendi içgüdümden şüphe ettim.”

Bu cümleyi söylemek kolay değildi.

Çünkü gerçekte Nermin’in en büyük etkisi Doruk’a verdiği madde değildi.

Bana, kendi annelik hissime güvenmemeyi öğretmeye çalışmıştı.

Aylar geçti.

Doruk büyüdü.

Ayaklarındaki küçük izler tamamen kayboldu.

Banyo korkusu ise beklediğimden uzun sürdü.

İlk zamanlarda suyun sesini duyduğu anda ağlıyordu. Bu yüzden onu acele ettirmedim. Küveti yarıya kadar bile doldurmadım. Önce ayaklarını suya soktuk. Sonra oyuncaklarını yanına koyduk.

Bir akşam, yaklaşık dokuz aylıkken, Doruk banyoda ilk kez güldü.

Elindeki küçük plastik ördeği suya vurdu ve yüzüme su sıçrattı.

Koray kapıda durmuş bizi izliyordu.

İkimizin de gözleri doldu.

Doruk yeniden güldü.

O küçücük kahkaha, aylar önce aynı banyodan yükselen çığlıkların yerini almıştı.

O gece onu yatırdıktan sonra banyoya geri döndüm.

Bir süre boş küvete baktım.

Nermin’in metal kutusunu bulduğum yer hâlâ gözümün önündeydi.

Sonra fark ettim ki annelik, her şeyi bilmek değildi.

Birinden daha yaşlı olmak da her zaman daha doğru olmak anlamına gelmiyordu.

Bazen annelik yalnızca bir çocuğun söylediği şeyi, kelimeleri olmasa bile, duyabilmekti.

Doruk bana haftalarca bir şey anlatmaya çalışmıştı.

Ben ise başka bir yetişkin “Bu normal,” dediği için onun çığlıklarından şüphe etmiştim.

O günden sonra kendime tek bir söz verdim:

Bir daha oğlumun korkusunu, bir başkasının tecrübesinden daha önemsiz görmeyecektim.

Çünkü çocuklar her zaman konuşamazlar.

Ama bu, hiçbir şey söylemedikleri anlamına gelmez.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir