Ömer ile evlendiğim gün, hayatımın en mutlu ama aynı zamanda en zorlu yolculuğuna çıktığımı biliyordum. Ömer, merhametiyle dünyayı ısıtacak bir adamdı; annesi Münevver Hanım ise tam tersi, kalbi buz tutmuş, kibriyle yaşayan bir kadındı. Benim asgari ücretle çalışan yetim bir kız olmamı asla hazmedemedi. Ona göre oğlu bir prensesti ve ben onun servetine konmaya çalışan bir ‘avcı’ idim. Evlendiğimiz günden itibaren bana dünyayı dar etti, ama Ömer’in sarsılmaz sevgisi benim en büyük kalkanımdı.
Ömer, annesinin bize zarar vermesine asla izin vermedi. Şehrin biraz dışında, bahçeli, huzur dolu bir ev aldık. 7 yaşındaki oğlumuz Kerem ve 5 yaşındaki kızımız Zeynep bu evde büyüdü.
Ömer her zaman ‘Bu ev sizin kalemiz, kimse sizi buradan çıkaramaz’ derdi. Sanki başına gelecekleri hissetmiş gibi, her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Ama kaderin sillesi, hiç beklemediğimiz bir yağmurlu gecede bizi vurdu.
O korkunç trafik kazası haberi geldiğinde dünya başıma yıkıldı. Ömer’im, can yoldaşım gitmişti. Çocuklarımın babasız kaldığı gerçeğiyle boğuşurken, acımı yaşamama bile izin vermediler. Cenaze günü Münevver Hanım’ın gözlerinde üzüntüden çok, garip bir hırs vardı. Taziyeleri kabul ederken bile bana sanki bir yabancıymışım gibi bakıyordu. Ama o anki kederimle bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz