O sabah tarlaya her zamanki gibi erkenden gitmiştim. Hava henüz tam aydınlanmamıştı; toprağın kokusu, serin sabah rüzgârı ve sessizliğin içindeki hafif kuş cıvıltıları bana her zaman huzur verirdi. Ancak o gün huzurun yerini önce şaşkınlık, sonra ise kontrol edemediğim bir duygu seli aldı. Çünkü mısırların arasında, toprağın hemen yüzeyinde yüzlerce küçük, parıldayan garip yumurta fark ettim.
İlk başta gözlerime inanamadım. Ne bir kuş yumurtasına, ne bir böceğin kozasına benziyorlardı. Üstleri sanki ince bir jel kaplıymış gibi şeffaftı ve içlerinde belli belirsiz bir hareket vardı. Diz çöktüm, elimden geldiğince dikkatli bir şekilde yumurtaları inceledim. Korku ile merak karışmıştı. Ne olduklarını bilmediğim için dokunmaya bile çekindim.
"Bu normal değil..." diye fısıldadım kendi kendime.
Ekinlerime zarar verebilecek bir şey olduklarını düşündüm önce. Belki de tarla haşerelerinin yeni bir türüydü. İçimde bir tedirginlik yükseliyordu. Fakat aynı anda içimde açıklayamadığım bir ilgi ve koruma duygusu da oluşuyordu. Yine de, ne olduklarını anlamadan toprağa dokunmak istemedim.
Aradan birkaç saat geçti. Güneş iyice yükselmişti; yumurtalar ışıkla temas ettikçe daha da belirgin hale geldi. Bir süre sonra hafif çıtırtılar duymaya başladım. Yumurtaların bazıları hafifçe titriyordu. O an, kalbim hızla atmaya başladı. Ne olursa olsun, hayatımda ilk kez böyle bir şeye tanıklık ediyordum. Kendimi geri çekmek yerine yere oturdum ve dikkatle izlemeye başladım.
Sonra... ilk yumurta çatladı. İçinden çıkan şey karşısında nefesim kesildi.
Minicik, tüysüz, ıslak bir yaratık... ama aynı zamanda tanıdık bir görüntü... Bir serçe yavrusu kadar küçüktü, fakat gagası yoktu. Bacakları incecikti. Güneş ışığına doğru başını uzattı. Ardından ikinci yumurta çatladı, sonra üçüncü... Bir anda gözlerimin önünde yüzlerce küçük canlı doğmaya başladı.
O an anladım: Bunlar nadir görülen bir tarlakuşu türünün yumurtalarıydı. Normalde yuvalarını toprağa değil, daha yüksek otların arasına yaparlardı. Ancak bu yıl bölgede yaşanan fırtınalar yüzünden yuvaları bozulmuş, rüzgâr onları ekin tarlamın içine sürüklemiş olmalıydı.
Yavruların minicik bedenleri, zayıf çırpınışları, hayata tutunma çabaları... İçimde bir şeyleri kırdı. Gözlerim doldu. Toprağın, doğanın ve yaşamın mucizesinin ortasında tek başıma oturmuştum ve doğanın bana sunduğu bu anın ağırlığıyla baş edemiyordum.
Duygularımdan kaçamadım.
Gözyaşlarım akmaya başladı.
Ben o tarlayı ekmek için kazmıştım, ama o sabah fark
ettim ki bazen toprak sadece insanlara değil, en
savunmasız canlılara da yuva olabiliyordu.
Yumurtaların hepsinden yavru çıkmıştı. Onları zarar görmesinler diye genişçe bir kutuya topladım, üzerlerini yumuşak otlarla kapladım ve veteriner arkadaşımı aradım.
"Sen bugün çok özel bir şeye tanıklık etmişsin," dedi telefonda. "Bunlar koruma altındaki yaban kuşları. Sen olmasaydın belki de çoğu yaşayamayacaktı."
Kutunun içindeki minik bedenlere baktım. O an içimde tarifsiz bir mutluluk vardı. Ben onları korumuştum, ama fark ettim ki aslında onlar o sabah bana hayatın güzelliğini hatırlatmışlardı.
Doğa bazen bir anda karşınıza çıkar...
Ve bir yumurta çatlar, bir yaşam doğar...
Siz de gözyaşlarınızı tutamazsınız.