Çatı katına çıkıyor. Geçen sefer su içmek için kalktığımda onu takip ettim. Çatı katındaki o eski kütüphanenin arkasında gizli bir kapı var. Oraya giriyor. İçeriden garip fısıltılar, hafif hışırtılar ve duvardan yansıyan tuhaf ışıklar geliyor. Kiminle konuştuğunu göremedim ama sürekli 'Seni bulacağım, yemin ederim seni bulacağım, ne pahasına olursa olsun' diyordu. Çok korktum anne, o karanlıkta dedem bambaşka biri gibiydi, lütfen beni o eve bir daha gönderme." Duyduklarım karşısında kanım adeta damarlarımda donmuştu. Babam hayatım boyunca tanıdığım en sakin, en sıradan insandı. Emekli bir öğretmendi ve günlerini bahçeyle ilgilenip gazete okuyarak geçirirdi. Gizli bir kapı mı? Gece yarısı fısıltıları mı? Bunlar sadece bir kabusun çocuğumun hayal gücündeki yansımaları olabilir miydi? Ama kızımın gözlerindeki saf korku yalan söylemiyordu; o evde kesinlikle bir şeyler dönüyordu ve bunu kendi gözlerimle görmeliydim. İş yerindeki projeyi bir anda tamamen zihnimden sildim. Yöneticimi arayıp çok acil bir ailevi durumum olduğunu söyledim. Kızımı en güvendiğim arkadaşım Sevgi’ye bırakarak, arabama atladığım gibi annemlerin yaşadığı kasabanın yolunu tuttum. Kapıdan içeri girdiğimde annem her zamanki sevecenliğiyle boynuma sarıldı. Babam ise koltuğunda oturmuş, gözlüklerinin üzerinden bana şefkatle bakıyordu. Akşam yemeği boyunca her şey o kadar sıradan ve huzurluydu ki, içimdeki şüphe tohumları bir an için asılsızmış gibi hissettim. Ancak gece çöktüğünde ve ev o sağır edici, derin sessizliğine büründüğünde, kızımın anlattıklarının ağırlığı tekrar göğsüme oturdu. Saat gece yarısını epey geçmişti. Misafir odasındaki yatağımda karanlık tavanı izliyordum. Tam o sırada, ahşap merdivenlerden gelen ritmik ve hafif gıcırtı sesini duydum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaya başladı. Yatağımdan sessizce kalktım ve ayak uçlarıma basarak odadan çıktım. Babamın gölgesinin çatı katına doğru ilerlediğini gördüm. Nefesimi tutarak onu takip ettim. Çatı katına vardığımda içerisi zifiri karanlıktı, sadece en dipteki tavana kadar uzanan meşe kütüphanenin arkasından sızan soluk, mavimsi bir ışık vardı. Babam kitaplığın yanındaki görünmez bir mekanizmaya dokundu ve o ağır mobilya sessizce yana kayarak gizli bir geçidi ortaya çıkardı. Saniyeler süren bir tereddütün ardından peşinden içeri süzüldüm.
Geçitten içeri baktığımda karşılaştığım manzara karşısında nutkum tutuldu. Burası tozlu bir çatı katı değil, adeta gizli bir dedektiflik bürosuna veya profesyonel bir arşiv odasına dönüştürülmüştü. Odanın duvarları baştan aşağıya dünya haritaları, sararmış resmi evraklar, solmuş gazete küpürleri, siyah beyaz fotoğraflar ve araları kırmızı iplerle bağlanmış yüzlerce notla doluydu. Odanın ortasındaki geniş masada dönen eski bir makaralı teyp, yanıp sönen küçük ışıkları olan bir telsiz cihazı ve sayfaları açık duran kalın günlükler vardı. Duvara yansıtılmış eski bir slayt makinesi ışığın kaynağıydı. Makaralı teypten hışırtılı, ince bir çocuk sesi geliyordu; kızımın duyduğu ve korktuğu o gizemli 'fısıltı' buydu. Babam, masanın üzerindeki yıpranmış bir fotoğrafa bakarak sessizce, omuzları sarsılarak gözyaşı döküyordu. Fotoğrafta iki küçük çocuk kameraya gülümsüyordu; biri babamın küçüklüğüydü, diğeri ise ona tıpatıp benzeyen küçük bir kız çocuğu. Kızımın duyduğu o korkutucu sır, babamın karanlık veya tehlikeli bir yönü değil, yarım asırdır yüreğinde kanayan ve annem dahil herkesten sakladığı o derin acıydı; çocuk esirgeme kurumunda ayrılmak zorunda kaldığı ve yıllardır dünyanın dört bir yanında bıkmadan usanmadan izini sürdüğü ikiz kız kardeşiydi. Odanın her köşesi, duvardaki her iğne ve teypteki o çatallı ses, yaşlı bir adamın ömür boyu süren, umut dolu ve tertemiz arayışının sarsılmaz kanıtıydı.