El fenerimle ahşap kaplamayı yoklarken dışarıdan bir motor sesi geldi. Farlar perdelerin arasından süzüldü. Pencereye yaklaştım.
Kapının önünde siyah bir araç durmuştu. İçinden Tufan indi. Yanında takım elbiseli, tanımadığım bir adam vardı.
Kapıyı yumrukladı.
“Ceylan! Aç. Konuşmamız gerekiyor!”
Nefesimi tuttum. Tufan'ın sesini son duyduğumda amcamın cenazesindeydik. O gün bana mirasla ilgili hiçbir şey söylememişti.
“İçeride olduğunu biliyorum!” diye bağırdı. “Bu evde kalamazsın. Çatı çürük, tesisat tehlikeli. Anahtarı ver, sana başka yer bulalım.”
Yanındaki adam alçak sesle, “Belgeler oradaysa yarına kalmamalı,” dedi.
Telefonumun ses kaydını açtım. Ardından Rüçhan Hanım'a konumumu gönderdim.
“Buradan gitmiyorum!” diye seslendim.
Tufan bir süre sustu. Sonra sesini yumuşattı.
“Bak, amcamız sana acıdığı için bu evi bırakmış olabilir. Ama sen işsizsin. Onarıma paran yetmez. Bana sat, bu iş bitsin.”
“Satmıyorum.”
Kapıya sertçe vurdu, sonra arabasına binip gitti.
Sabah ilk iş kasabadaki yaşlı marangoz Behçet Usta'yı buldum. Tahsin amcamı tanıyormuş. Evi anlattığımda gözlerinin içi değişti.
“Demek sonunda geldin,” dedi. “Tahsin Bey seni bekliyordu.”
“Beni mi?”
“Babanla birlikte o evi yıllar önce onarmışlardı. İkisi de çizimleri severdi. Amcan son görüşmemizde, 'Ceylan fark eder,' demişti.”
Behçet Usta'yla eve döndük. Kuzey duvarındaki kaplamanın altından küçük, gizli bir kapak çıkardık. Arkasında dar bir oda vardı. İçeride metal bir sandık, rulo hâlinde çizimler ve sararmış dosyalar bulunuyordu.
Sandığı açarken ellerim titredi. İçinden altın çıkmasını bekliyordum. Oysa karşıma şirket hisseleri, eski banka hesap dökümleri, tapular ve babamın imzasını taşıyan bir ortaklık sözleşmesi çıktı.
Tahsin amcam yıllar önce çevre dostu yapı malzemeleri üreten bir şirket kurmuştu. Babam da şirketin ilk yatırımcısıymış. Babam öldükten sonra onun hisseleri benim adıma korunmuş, yıllar içinde büyümüş. Şirket başka bir gruba satıldığında elde edilen gelir farklı hesaplara aktarılmış.
Dosyaların en üstünde güncel bir mali rapor duruyordu. Rakamı üç kez okudum.
Yaklaşık yüz seksen milyon lira.
Sandalyeye oturdum. Ne ağlayabildim ne de gülebildim.
Dosyaların arasında bir de babamın bana yazdığı ama hiç gönderilmemiş bir mektup vardı. Zarfın üzerinde çocukluğumdaki el yazısıyla çizdiğim eğri bir ev resmi yapıştırılmıştı. Mektubu açınca boğazım düğümlendi.
“Sevgili kızım, sen büyüdüğünde burada olmayabilirim. Ama bilmeni isterim ki insanın başarısı sahip olduğu binalarla değil, o binaların içinde koruduğu hayatlarla ölçülür. Bir gün kendi yolunu çizerken korkarsan önce sağlam bir temel aramayı unutma.”
Mektubun tarihi babamın ölümünden yalnızca üç hafta öncesiydi. Meğer onun bıraktığı miras sandığım gibi yalnızca birkaç fotoğraftan ibaret değilmiş. Tahsin amcam, babamın emanetini yıllarca korumuş, tek bir kez bile övünmemişti.
Behçet Usta sessizce omzuma dokundu. “Babanla amcan bazen tartışırdı,” dedi. “Ama ikisinin de aynı hayali vardı: Bir gün senin kendi kararlarını verebilen, kimseye boyun eğmeyen biri olman.”
Mektubu göğsüme bastırdım. O sırada ilk kez, bu evin benim için niçin seçildiğini anlamaya başladım.
Sonra başka bir belge gördüm: Tufan'ın imzasını taşıyan sahte bir satış yetkisi. Tarihi amcamın ölümünden iki ay sonrasına aitti. Sanki Tahsin amcam hayattaymış gibi düzenlenmişti.
“Bunu hemen avukata götürmeliyiz,” dedi Behçet Usta.
Tam o sırada mutfaktan cam kırılması duyuldu.
Tufan geri dönmüştü.
Behçet Usta sandığı sürükleyerek kapıya yöneldi. Ben telefonumu çıkardım ama Tufan çoktan koridora girmişti.
“Ver o dosyaları!” diye bağırdı.
“Bunlar benim değilse neden bu kadar korkuyorsun?” dedim.
Yüzü kıpkırmızıydı. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun! O şirketi ben yıllarca ayakta tuttum.”
“Elindeki belgede ölü bir adamın imzası var!”
Bir an durdu. Sonra üzerime yürüdü. Geri çekilirken sehpayı devirdim. Behçet Usta araya girince Tufan onu itti. Yaşlı adam yere düştü.
Bunun üzerine telefonumu havaya kaldırdım.
“Bütün söylediklerini kaydettim. Üstelik avukatım konumumu biliyor. Polisi de aradım.”
Tufan kapıya baktı. Uzakta siren sesi duyuluyordu. Birkaç saniye sonra kaçmaya çalıştı, fakat bahçe kapısında gelen ekiple karşılaştı.
İfadesi alınmak üzere götürülürken bana dönüp, “O parayı elinde tutamazsın,” dedi.
İlk kez gözlerinin içine korkmadan baktım.
“Senin gibi olmak zorunda değilim.”
Takip eden haftalar kolay geçmedi. Belgeler incelendi, hesaplar araştırıldı. Mali müşavir ve avukatın çalışmasıyla amcamın varlıklarının büyük kısmının yasal olarak korunduğu, bana bırakılan payın ise gerçek olduğu doğrulandı. Sahte belgeyle ilgili soruşturma açıldı; Tufan'ın usulsüz işlem girişimleri ortaya çıkarıldı.
Bir sabah Rüçhan Hanım bana beklenmedik bir ayrıntı daha gösterdi. Amcam, ölümünden altı ay önce tapunun devriyle ilgili belgeleri yeniden imzalamış, işlemin gecikmesi hâlinde bizzat benim bilgilendirilmemi istemişti. Araya giren itirazlar nedeniyle zarf bana ulaşamamıştı. Bunu duyunca kırgınlık hissettim; çünkü on bir ay boyunca evsiz kalacak kadar savrulmuş, ihtiyacım olan kapının varlığından habersiz yaşamıştım.
Avukat, “Keşke sizi daha önce bulabilseydim,” dedi.
“Belki de,” diye karşılık verdim, “buraya geldiğimde neden kalmam gerektiğini anlayabilmem için bütün bunları yaşamam gerekiyordu.”
Yine de başıma gelen haksızlıkları kader diye geçiştirmeyecektim. Bundan sonra birinin hakkımı almasına sessiz kalmayacağıma kendime söz verdim.
Servetin tamamı bir gecede elime geçmedi. Üstelik bazı varlıkların çözülmesi aylar sürecekti. Ama artık hayatımı değiştirecek kadar güvencedeydim.
Baran da bunu öğrenmiş olmalıydı. Bir akşam telefonum çaldı.
“Ceylan, konuşabilir miyiz? Hata yaptım.”
“Senden aldığım bir şey yok,” dedim. “Ama senin benden aldığın para var.”
Ertesi gün avukatım ortak hesaptan çekilen parayla ilgili resmi işlemleri başlattı. Baran'la bir daha özel olarak konuşmadım.
Annem ise göl evine geldiğinde verandada uzun süre sessiz oturdu.
“Beni bağışlar mısın?” diye sordu sonunda.
“Bir gece bile yanımda kalmama izin vermediğinde çok yalnızdım,” dedim. “Bunu hemen unutamam.”
Başını eğdi. İlk kez mazeret üretmedi.
“Biliyorum.”
Ona kapıyı kapatmadım. Ama hayatımın anahtarını da kimseye teslim etmemeye karar verdim.
Aylar sonra evi restore ettirdim. Yıkıp yerine gösterişli bir villa yapmak isteyenler çıktı. Hepsini reddettim. Babamla amcamın çizimlerini kullanarak çatıyı güçlendirdim, ahşapları onardım ve gizli odayı küçük bir arşive dönüştürdüm.
Servetin bir bölümüyle genç ve maddi imkânları kısıtlı mimarlık öğrencilerine burs sağlayan bir vakıf kurdum. İşini ve evini aynı anda kaybeden kadınlar için geçici konaklama sağlayan küçük bir program da başlattım.
İlk bursiyerler geldiği gün şöminenin üzerindeki fotoğrafı elime aldım. Babamın yüzüne dokundum. Amcamın gönderdiği mezuniyet kartını yanına koydum.
“Senden sonra da ayakta kalacak bir şey inşa et.”
Artık ne demek istediğini anlıyordum.
Tahsin amcam bana yalnızca yüz milyonlarca liralık miras bırakmamıştı. Babamın yıllar önce attığı adımları, ailemizin unutulmuş emeğini ve yeniden başlama cesaretini bırakmıştı.
O akşam verandaya çıktım. Göle yansıyan ışıklar, arabamda uyuduğum o soğuk gecenin market lambasını hatırlattı. O gece cebimde yalnızca 6.200 lira vardı ve kendimi değersiz sanıyordum.
Şimdi ise çok daha fazlasına sahiptim. Ama öğrendiğim en önemli şey, değerimin banka hesabımdaki rakamla değişmediğiydi.
Kapıyı kapatırken anahtarı avucumda çevirdim.
Bir zamanlar gidecek hiçbir yerim yoktu. Artık yalnızca dönebileceğim bir evim değil, başkalarına da kapısını açabileceğim bir hayatım vardı.
Ve ilk kez, gerçekten zengin olduğumu hissettim.