Restoran müdürü, yüzündeki ciddi ifadeyle ikimize baktı. Rauf'un elini bileğimden çekmesini bekledikten sonra alçak sesle konuştu.
'Rauf Bey, arka kapıdan çıkamazsınız. Sizinle konuşmam gerekiyor.'
Rauf'un yüzü bembeyaz olmuştu.
'Şimdi sırası değil, Cevdet. Lütfen yolumuzdan çekil.'
Müdür başını iki yana salladı.
'Beyefendiler buraya gelmeden önce beni aradılar. Sizi bekliyorlar.'
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Hayatım boyunca boyum yüzünden insanların dönüp bana bakmasına alışmıştım ama ilk defa kalabalık bir yerde bu kadar savunmasız hissediyordum.
'Yeter!' dedim sertçe. 'Biriniz bana neler olduğunu anlatacak mı?'
Tam o sırada restoranın ön kapısı açıldı.
Siyah araçtan inen iki adam içeri girdi. Birisi ellili yaşlarında, gri saçlı, koyu renk takım elbiseli biriydi. Diğeri daha gençti ve elinde kahverengi bir dosya taşıyordu.
Yaşlı olan doğrudan bize yöneldi.
'Baba, sonunda seni bulduk.'
Şaşkınlıkla Rauf'a döndüm.
'Baban mı?' diye tekrarladım.
Rauf gözlerini kaçırdı.
'Perihan, lütfen önce beni dinle.'
Demek bütün mesele buydu. İki haftadır konuştuğum, bana şiirler gönderen, sabahları günaydın demeden güne başlamayan adamın kendi ailesinden saklandığını düşünmek bile tuhaftı.
Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz