74 Yaşında Buluşmaya Gittim, Benden Topuklu Ayakkabı Giymemi İsteyen Adamın Sırrı Hayatımı Değiştirdi

Takım elbiseli adam elini uzattı.

'Ben Rauf'un oğlu Levent. Sizi korkuttuğumuz için özür dilerim.'

Elini sıkmadım.

'Babanız beni neden buraya getirdi? Neden özellikle topuklu ayakkabı giymemi istedi?'

Levent'in yüzündeki ifade değişti.

'Yine mi aynı şeyi yaptın, baba?'

Rauf sandalyesine çöktü. Birkaç dakika önce neşeyle gülen adam gitmiş, yerine omuzları düşmüş, yorgun bir ihtiyar gelmişti.

Cevdet bizi restoranın arka tarafındaki küçük, boş bir salona götürmeyi önerdi. Önce gitmek istedim. Fakat kapıya yöneldiğimde Rauf öyle bir cümle kurdu ki olduğum yerde kaldım.

'Perihan, seni yıllardır arıyordum.'

Yavaşça arkamı döndüm.

'Ne dedin sen?'

Rauf ellerini birbirine kenetledi.

'Sen beni tanımıyorsun. Ama ben seni kırk sekiz yıl önce gördüm.'

İçimde garip bir ürperti dolaştı.

'Kırk sekiz yıl önce mi?'

Levent, babasının karşısındaki sandalyeye oturdu.

'Baba, artık doğruyu söylemelisin. Bu hanımefendiyi de işin içine çekmeye hakkın yok.'

Rauf derin bir nefes aldı.

'1978 yılında Ankara'da bir düğün salonunda çalışıyordum. O zamanlar yirmi sekiz yaşındaydım. Salonda yapılan büyük bir nişan töreninde uzun boylu, lacivert elbiseli bir kadın vardı. Herkes ona bakıyordu. Ama ben onun boyuna değil, yaptığı bir şeye dikkat ettim.'

O yılları düşündüm. Yirmi altı yaşındaydım. Üniversiteden sonra bir tekstil atölyesinde çalışıyordum. Uzun boyum yüzünden gittiğim her yerde dikkat çekerdim.

Rauf devam etti.

'Garsonlardan biri tepsiyi düşürdü. Patronu herkesin önünde onu azarlamaya başladı. Sen hemen yanlarına gittin. Yere düşen tabakları toplamaya yardım ettin ve patrona, bir insanın herkesin önünde küçük düşürülmemesi gerektiğini söyledin.'

Boğazım düğümlendi.

O geceyi hatırlıyordum.

Daha da önemlisi, o garsonun ağlamak üzere olan yüzünü hatırlıyordum.

'Garson sendin,' diye fısıldadım.

Rauf başını salladı.

'Hayır. O benim küçük kardeşim Selçuk'tu.'

Adı duyunca zihnimde silik bir görüntü canlandı. Genç bir adam, kırılmış bardaklar, elime bulaşan pasta kreması...

'Peki bunun bugünkü buluşmamızla ne ilgisi var?'

Rauf cebinden eski bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğrafta o nişan gecesinden bir grup insan vardı. Arka sırada lacivert elbiseli, herkesten uzun bir kadın duruyordu.

Bendim.

Üstelik fotoğrafın sol köşesinde, elinde servis tepsisiyle duran genç adamı da gördüm.

Rauf parmağıyla onu gösterdi.

'Selçuk o gece işinden kovuldu. Sen onun için patronla konuşup işine dönmesini sağladın. Ertesi hafta da ona bir iş görüşmesi ayarladın.'

Yavaşça sandalyeye oturdum.

'Hatırlıyorum. Muhasebe bilen birini arayan arkadaşım vardı.'

Rauf'un gözleri doldu.

'Selçuk yıllarca o işte çalıştı. Sonra kendi muhasebe bürosunu açtı. Hayatını düzene soktu. Bize de hep senden söz etti.'

'Peki Selçuk şimdi nerede?'

Odada ağır bir sessizlik oluştu.

Rauf fotoğrafı masaya bıraktı.

'Üç ay önce kaybettik.'

Başımı eğdim.

'Başın sağ olsun.'

Rauf gözlüğünü çıkarıp gözlerini sildi.

'Ölmeden önce benden bir söz aldı. Sana teşekkür etmemi istedi. O geceden sonra seni bir daha görememiş. Adını öğrenmiş ama soyadını hiçbir zaman bulamamış.'

Levent araya girdi.

'Amcam eski fotoğraflarını düzenlerken babam bu görüntüye rastladı. Sonra seni bulmaya çalışmaya başladı. İnternette uzun boylu kadınlarla ilgili eski bir söyleşide adını görmüş.'

Şaşkınlığım giderek artıyordu.

'Yani benimle bilerek mi eşleştin?'

Rauf başını önüne eğdi.

'Evet. Profilini gördüğüm anda seni tanıdım. Yaşını, Ankara'da yaşadığını ve boyunu okuyunca emin oldum.'

İçimden bir şey kopmuş gibi hissettim.

'Peki neden bana bunu baştan söylemedin? Neden romantik bir buluşma ayarladın?'

Rauf uzun süre cevap vermedi.

Sonunda başını kaldırdı.

'Çünkü seninle gerçekten tanışmak istedim. İlk başta yalnızca teşekkür edecektim. Ama konuşmaya başladığımızda senden hoşlandım. Sonra gerçeği anlatırsam benimle görüşmek istemeyeceğinden korktum.'

'Ya topuklu ayakkabılar?'

'Eski fotoğrafta da yüksek topuklu ayakkabılar giyiyordun. Selçuk seni hep o halinle anlatırdı. Aynı görüntüyü yeniden görmek istedim.'

Bana bakarken yüzü utançla kızardı.

'Ama bu isteğimin seni nasıl hissettireceğini hiç düşünmedim.'

Levent ayağa kalktı.

'Babam son haftalarda sürekli o fotoğrafla uğraşıyordu. Bu akşam amcamın eski evraklarını getirmek için kendisiyle buluşacaktık. Restoranın önünden geçerken onu pencerede görünce durduk.'

'Neden bu kadar korktun?' diye sordum Rauf'a.

Rauf oğluna baktı.

'Levent, son günlerde bu konuyu fazla büyüttüğümü söylüyor. Bu akşam geleceğini bildiğim için telaşlandım. Perihan'la konuşmam bitmeden araya girmesini istemedim.'

Levent iç çekti.

'Babamın kendini insanlardan uzaklaştırdığını düşünüyordum. Onun dolandırılmasından da korktum. Fakat anlaşılan bu kez asıl yanlış yapan biziz.'

Birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık.

Sonra çantamı aldım.

'Ben eve gidiyorum.'

Rauf hızla doğruldu.

'Perihan, lütfen...'

Elimi kaldırdım.

'Hayır, Rauf. Bütün bunlar güzel bir hatıranın parçası olabilir. Fakat beni kandırdın. Boyumu kullanarak geçmişten bir görüntüyü yeniden yaratmaya çalıştın. Ben senin hatıranın içindeki kadın değilim. Bugün yaşayan, kendi kararlarını veren bir insanım.'

Gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

'Haklısın.'

Restorandan çıktığımda serin hava yüzüme çarptı. Taksiye binmeden önce ayakkabılarımı çıkarıp çantamdaki düz ayakkabıları giydim.

O gece eve dönünce torunum Duru beni kapıda karşıladı.

'Anneanne, buluşma nasıl geçti?'

Ayakkabılarımı bir kenara bıraktım.

'Hayatımın en tuhaf akşamıydı.'

Oturup her şeyi anlattım. Duru önce şaşırdı, sonra uzun süre düşündü.

'Peki gerçekten seni sevdiğini düşünüyor musun?'

'İki haftada sevgi oluşur mu bilmiyorum. Ama bana anlattıklarının hangisinin gerçek olduğunu öğrenmek istiyorum.'

Ertesi sabah Rauf'tan bir mesaj geldi.

'Seni korkuttuğum ve gerçeği sakladığım için özür dilerim. Bir daha seni rahatsız etmeyeceğim. Selçuk'un sana bıraktığı bir mektup var. İstersen Levent sana ulaştırabilir.'

Mektup sözcüğü aklıma takıldı.

İki gün sonra Levent'i bir kafede görmeyi kabul ettim. Yanında sararmış bir zarf getirmişti.

'Babam bu mektubu amcamın eşyaları arasında buldu,' dedi.

Zarfın üzerinde yalnızca ismim yazıyordu.

İçinden titrek el yazısıyla doldurulmuş iki sayfa çıktı.

Selçuk, o nişan gecesini hiç unutmadığını anlatıyordu. Herkesin önünde azarlandığında kendisini değersiz hissettiğini, benim ise ona sıradan bir insan gibi davrandığımı yazmıştı.

Mektubun son satırlarında şunlar vardı:

'Hayatım boyunca birçok insana yardım ettim. Çünkü bir zamanlar hiç tanımadığım bir kadın bana yardım etmişti. O gün bana verilen şey yalnızca bir iş değildi. Kendime yeniden inanma cesaretiydi.'

Gözyaşlarımı tutamadım.

O genç garsonun hayatını değiştirdiğimi hiç düşünmemiştim. Benim için küçük görünen bir davranış, başka birinin yıllarca yanında taşıdığı bir iyiliğe dönüşmüştü.

Levent sessizce bekledi.

'Baban gerçekten nasıl biri?' diye sordum.

'İnatçıdır,' dedi gülümseyerek. 'Bazen duygularını yanlış yollarla gösterir. Ama kötü biri değildir. Annem öldüğünden beri onun yeniden mutlu olmasını istiyorum.'

'Peki neden babanın benimle görüşmesine karşı çıktın?'

'Karşı çıkmadım. Yalnızca hiç tanımadığı birine bu kadar bağlanmasından endişelendim. Şimdi anlıyorum ki önce onu dinlemeliydim.'

O akşam eve dönerken Rauf'u düşündüm.

Beni korkutmuştu. Gerçeği saklamıştı. Ama özür dilemiş, yaptığını savunmaya çalışmamıştı.

Bir hafta sonra ona kısa bir mesaj gönderdim.

'Bir kahve içebiliriz. Ama bu kez pencere kenarında oturmak zorunda değiliz.'

Cevabı birkaç saniye içinde geldi.

'İstersen bahçede otururuz. Ve lütfen hangi ayakkabıyla rahat ediyorsan onu giy.'

Gülümsedim.

İkinci buluşmamıza düz ayakkabılarla gittim. Rauf beni görünce ayağa kalktı. Elinde küçük bir çiçek demeti vardı.

'Bu kez senden hiçbir şey istemeyeceğim,' dedi. 'Sadece seni tanımak istiyorum.'

Saatlerce konuştuk. Çocukluğumuzdan, eşlerimizden, kayıplarımızdan ve yaşlandıkça insanın değişen korkularından söz ettik.

Rauf bana Selçuk'un gençliğinde ne kadar neşeli olduğunu anlattı. Ben de rahmetli eşimle geçirdiğim güzel günleri paylaştım.

Bir ara gülerek sordum:

'Boyum hâlâ hoşuna gidiyor mu?'

Rauf başını kaldırıp yüzüme baktı.

'Perihan, senin boyunla ilgili tek sorunum var.'

'Ne sorunu?'

'Yanında yürürken sana yetişmek için biraz hızlı adım atmam gerekiyor.'

İkimiz de kahkahalarla güldük.

O günden sonra haftada bir görüşmeye başladık. Önce kahve içtik, sonra birlikte tiyatroya gittik. Bazen sadece parkta yürüyüp sohbet ettik.

İlişkimiz aceleye gelmedi. İkimizin de geride bıraktığı uzun hayatlar, alışkanlıklar ve özlediği insanlar vardı. Bunları yok saymaya çalışmadık.

Üç ay sonra Duru bizi evine akşam yemeğine davet etti. Rauf masanın başında otururken bir ara elimi tuttu.

'Torunun sayesinde tanıştık,' dedi. 'Ama bana ikinci bir şans veren sensin.'

Ona gülümseyerek baktım.

'İkinci şans, yalnızca sana verdiğim bir şey değildi, Rauf. Kendime de verdim.'

Bugün yetmiş beş yaşındayım. Rauf'la hâlâ görüşüyoruz. Evlilik konusunda bir karar vermiş değiliz. Birbirimizin yanında huzurlu olmak şimdilik bize yetiyor.

Geçenlerde eski nişan fotoğrafını yeniden gördüm. Uzun boylu genç bir kadın, kalabalığın arasında gülümsüyordu. O gün yaptığı küçücük bir iyiliğin yaklaşık yarım asır sonra kapısını yeniden çalacağını bilmiyordu.

Fotoğrafı çerçeveletip çalışma masama koydum. Yanına da Rauf'la çekildiğimiz yeni bir fotoğrafı yerleştirdim.

İlkinde gençtim, dimdik duruyordum ve önümde koca bir hayat vardı. İkincisinde saçlarım beyazlamıştı, yüzümde kırışıklıklar vardı ama gülümsemem daha huzurluydu.

Hayatım boyunca boyum yüzünden insanların beni fark ettiğini sanmıştım. Oysa yıllar sonra öğrendim ki insanın ardında bıraktığı en kalıcı iz, ne kadar uzun olduğu değil, bir başkasının hayatına nasıl dokunduğuydu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir