Birlikte geçen koca bir ömrün ardından, rahmetli eşimin benden sakladığı bir şeyi gün yüzüne çıkaracağımı hiç tahmin etmezdim.

85 yaşındayım ve kendimi bildim bileli Mert'i tanıyorum.
Biz çocukken, cami korosu her şeyin merkeziydi. Her pazar oradaydım; tekerlekli sandalyemde kenarda oturur, şarkı söyleme sıramın gelmesini beklerdim. O zamana kadar insanların bakışlarına alışmıştım. Ters bir açıyla düşmem bu sakatlığa yol açmıştı.
Derken bir gün Mert çıkageldi.
Sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi yanıma yürüyüp "Selam," dedi. "Sen de mi alto söylüyorsun?"
Her şey böyle başladı.
Bakışlara çoktan alışmıştım.
Hemen yakın arkadaş olduk. Sormadan sandalyemi sürer, benimle müzik üzerine tartışır ve başka yerlerde boş koltuklar olsa bile gelip yanıma otururdu.
Daha sonra, provalar ve arkadaşlığımız arasındaki bir yerlerde flört etmeye başladık. Mert bir kez bile bana kendimi farklı hissettirmedi. Aslında tekerlekli sandalyede olmam onu hiçbir zaman rahatsız etmedi.
20 yaşımıza bastığımızda, "Hayatı sensiz yaşamak istemiyorum," diyerek evlenme teklif etti.
Ve tabii ki evet dedim.
Hemen yakın arkadaş olmuştuk.
Mert ile her şeyi birlikte inşa ettik.
İçinin her zaman dolu olduğunu hissettirdiğimiz bir ev. Hazır olduğumdan çok daha hızlı büyüyen iki çocuk; Canan ve Can. Sonra o sessiz boşlukları torunlar doldurdu.
Birini bu kadar uzun süre tanıdığınızda, o kişi dünyayı anlama biçiminizin bir parçası olur; nefes almak ya da zamanın kendisi gibi.
Onsuz bir hayatın nasıl olacağını düşünmezsiniz.
Ta ki bir gün düşünmek zorunda kalana kadar.
devamı sonraki sayfada...
Devamını okumak için diğer sayfaya geçebilirsin... 👇